Erbakan Hoca’dan 25 yıl önce bugünleri işaret eden tarihi konuşma

Rahmetli Necmettin Erbakan Hoca, bundan tam 25 yıl önce bugünleri işaret eden tarihi konuşmasını yapıyor. Konuşmanın tamamını okumanızı şiddetle öneriyoruz.

Erbakan Hoca’dan 25 yıl önce bugünleri işaret eden tarihi konuşma Güncel

İktidarda 1991 yılında DYP ve SHP ortaklığıyla kurulan 49. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti var ve başbakan Süleyman Demirel. Tarihi konuşmayı 25.03.1992 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi Kürsüsünden yapıyor, tabii anlayan kim!  Rahmetli Erbakan Hoca'nın 25 yıl önceki bu konuşması bugünkü Dünya coğrafyasını, müslümanların durumunu anlatıyor. O dönemde ahlaki çöküntünün boyutunu izah eden rahmetli Erbakan Hoca, o günkü konuşmalarıyla sanki Ak Partiyi uyarıyor, eğer anlarlarsa! Yoksa Allah korusun altımızdan toprak kayıyor, ülkemiz parçalanmaya doğru gidiyor...  TBMM'deki konuşmasının tamamını okumanızı, rahmetlinin siyasi dehasını bir kez daha görmenizi temenni ediyoruz. Bugünlerde tüm televizyonlarda yer alan bu konuşmanın videosunu da izleyebilirsiniz. 

İşte konuşmanın tam metnini.

 

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati :10.00

BAŞKAN : Hüsamettin Cindoruk

KATİP ÜYELER : Halil Çulhaoğlu (İzmir), Işılay Saygın (İzmir)

 

BAŞKAN — Söz sırası, Konya Milletvekili ve Refah Partisi Genel Başkanı Sayın Necmettin Erbakan'da. (RP sıralarından ayakta alkışlar, ANAP sıralarından alkışlar)

RP GRUBU ADINA NECMETTİN ERBAKAN (Konya) — Muhterem Başkan, muhte­rem milletvekilleri, Hükümetin sayın üyeleri; bugün 25 Mart 1992, Türkiye Büyük Millet Mec­lisinde 1992 yılı bütçesinin son görüşmelerini yapıyoruz. Bu görüşmeler münasebetiyle, Refah Partimizin bütçe üzerindeki görüşlerini Yüce Meclise ve aziz milletimize arz etmek üzere şu anda huzurlarınıza gelmiş bulunuyorum, sözlerime başlarken, Refah Partisi Grubumuz adına, şu Mecliste bulunan bütün muhterem milletvekillerini ve bizleri televizyonları başında dinle­yen bütün vatandaşlarımı saygıyla, hürmetle selamlıyorum.

Bundan 15 gün önce, aynı Mecliste, bütçenin ilk müzakerelerini yaparken, ülkemizde ar­kası arkasına cereyan eden felaket olayları ile sözlerime başlamak mecburiyetinde kaldığım için üzüntülerimi belirtmiştim. Ne yazık ki, aradan geçen onbeş gün esnasında bu felaketler birbiri arkasına devam ederek geldi. O sebepten dolayıdır ki, bugün gene sözlerime başlarken, her şeyden önce, Güneydoğudaki çığ felaketi, Zonguldak'taki grizu faciası, Azerbaycan'daki Karabağ katliamı, Erzincan'daki zelzele felaketi ve Güneydoğu Adadolu'daki yaygın terör olayla­rı münasebetiyle hataylarını kaybetmiş olan bütün memleket evlatlarına Cenabı Allah'tan rah­met diliyorum bu olaylar esnasında yaralananlara acil şifalar diliyorum; büyük ıstıraplara gark olan vatandaşlarımızın hepsine ve ülkemize geçmiş olsun diyorum. Söz buraya geldiği anda, gene sözlerimin başında, bütün bu felaketlerde ve bilhassa son güneydoğu olaylarında, cansi­perane bir şekilde, ülkemizin, vatanımızın bütünlüğünü korumak için hizmet eden güvenlik kuvvetlerine, bilhassa teşekkürlerimi arz etmeyi bir vazife sayıyorum, kendileriyle iftihar edi­yoruz... (RP ve ANAP sıralarından alkışlar) Ve Erzincan'da meydana gelmiş olan felakette de gene orada bulunan Üçüncü Ordumuzun kıymetli mensuplarının, bu felaketi önlemek hu­susunda cansiperane yaptıkları çalışmaları mahallinde gördük, bu bakımdan da ayrıca kendi­lerine ve bütün güvenlik kuvvetlerimize teşekkürlerimi arz ediyorum.

Bu vazifeyi ifa ettikten sonra, şimdi bütçe üzerine gelmek mecburiyetindeyim. Bildiğimiz gibi, bugünkü Hükümet, tam 125 gün önce işe başladı. Kendileri, işe başlarken, ülkenin dört meselesi olduğunu söylediler. Bunlardan bir tanesinin, ekonomik meseleler; enflasyon, işsiz­lik, geçim sıkıntısı; diğer bir önemli meselenin, hatta baş meselenin, terör, anarşi ve güneydo­ğu huzursuzluğu olduğu üçüncüsünün, dış politika meselelerimiz olduğu ve dördüncüsünün de, demokratikleşme meselelerimizin olduğu ifade edilmiştir. Biz, bu tasnifi yeterli bulmuyo­ruz, ülkemizin ayırca iki önemli meselesi daha vardır; bu da, ahlak tahribatı ve yapılması la­zım gelen manevî kalkınmadır.

Hükümet, tabiî, kendi çalışmalarını, kendi tasnifi içerisinde yürütüyor. Biz, bundan ön­ceki bütçe konuşmamızda, ekonomik konular üzerinde, elimizden gelen genişlikte durmaya gayret ettik; bugünkü konuşmamda ise, daha ziyade güneydoğu olayları üzerinde, dış politika üzerin­de ve zamanın müsaadesi nispetinde, kısacık da olsa, demokratikleşme konusu üzerinde ağırlık vermek mecburiyetini duyuyorum. O sebepten dolayıdır ki, bu önemli konulara geçme­den önce, birkaç cümleyle de olsa, ekonomik konular hakkında bundan önce yapmış olduğu­muz konuşmada ortaya koyduğumuz gerçekleri Özetlemekte yarar görüyorum.

Önce, bir defa, bu Hükümet işe başlarken bir hükümet programı getirdi. Bu hükümet prog­ramı hakkındaki kanaatlerimizi başlangıçta söyledik; "bu program, içi 'cek' ve 'cak' larla dol­durulmuş bir iyi niyet mektubundan ibarettir" dedik. Programda ülkenin temel meselelerinin ciddî, ilmî ve gerçek bir teşhisinin yapılmadığını, temel memleket meselelerinin nasıl çözülece­ğine dair inandırıcı hiçbir çözümün ortaya konulmadığını ifade ettik. Nerede çözülmesi lazım gelen bir meseleyle karşılaşılmışsa, programı incelediğimiz zaman görüyoruz ki, o hususta bir tabir icat edilmiş, bir laf uydurulmuş -müsaadenizle bu tabiri kullanayım- ve meselenin üze­rinden gelip geçilmiş. Mesela, Türkiye'de büyük işsizlik var, bunun çözülmesi lazım; nasıl çö­zeceksiniz? Cevap şu : "özel istihdam projeleriyle çözeceğiz." Peki, ülkemizde, bak, köylü­müz ezilmiş, nasıl önleyeceksiniz; "kırsal sanayi projesiyle önleyeceğiz." Peki, ülkemizin bir­çok bölgeleri geri kalmış, nasıl önleyeceksiniz; "bölgesel kalkınma planlarıyla önleyeceğiz..." Peki, nedir bu plan, kim biliyor, nerede var?.. Dört ay geçti, bu planların en ufak bir ucu göz­üktü mü; hayır. (RP ve ANAP sıralarından alkışlar)

İşte, görüyorsunuz ki, daha ilk gün, işe başlarken ortaya koydukları program üzerinde, ne yazık ki, geçirdiğimiz dört aydan fazla zaman, bizi doğruladı. Böylece işe başlayan Hükü­met, şimdi önümüze, getirdi, kendi bütçesini koydu.

Bütçe, tabiî, çok önemli bir vesikadır; çünkü, bir bütçe, bir hükümetin ne yapacağını ve neleri yapamayacağını gösterir. O bakımdan, önümüze getirilmiş olan bütçenin, üzerinde du­rarak, bu Hükümetin, bu bütçesiyle ne yapacağını ve neleri yapamayacağını kendilerine du­yurmak, bizim için, Türkiye Büyük Millet Meclisi için çok önemli bir görevdir; çünkü, icra için bu Hükümeti biz seçtik, biz görevlendirdik. O, yanlış yola gidiyorsa, onu ikaz etmek bizim vazifemizdir.

Bakın, hemen şu anda hatırlatıyorum ki, bu Hükümet ne yaptığını bilmiyor. Eğer buna ne yaptığını gösterirsek, çok faydalı, çok hayırlı bir iş yapmış oluruz. Ondan dolayıdır ki, biz­zat kendi bütçesini önüne koyarak, bak kardeşim, bak Sayın Hükümet, bu bütçeyle sen ancak şunları şunları yaparsın, -ne yapacağını söyleyeceğim- şunları şunları da yapamazsın demek, şu anda bizim için millî bir görevdir.

Bu söze başlarken, önce, demin, konuşarak bendenizden bahsetmek lütfunda bulunan Ga­ziantep Milletvekili arkadaşımıza, huzurlarınızda teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum; iltifat buyurdular, bahsetmek ihtiyacı duydular. Buraya çıktılar, ne dediler; "Sayın Erbakan, geçen sefer burada konuşurken, Sayın Başbakana dönüp 'siz baba diye orta yere çıktınız; ama, toru­nunuzun elbisesiyle ortaya geldiniz' dedi" dediler. Evet, ben bu sözü söyledim. Şimdi bu kıy­metli arkadaşım bu sözümü hatırlatıyor da, bana ne diyor; "Sayın Erbakan, bu kumaştan bu kadar elbise çıkar" diyor. Kendisine çok teşekkür ederim, şu gerçeği açıklamama vesile olduğu için: Muhterem kardeşim, bu kumaş niye böyle küçük; bu Sayın Demirel 7 defa işbaşına geldi de onun için bu kumaş bu kadar küçük. (RP ve ANAP sıralarından alkışlar) Ben geçen sefer konuşurken "kırk senenin hesabını soruyoruz" dedim, "bu ülkeyi, Batı sempatizanı, Batı'ya bağlı, Batı etkisi altındaki görüşler geri bırakmıştır" dedim. (RP sıralarından alkışlar) Yıllar­ca, "Maneviyatınızı bırakın, millî görüşünüzü bırakın, bizim peşimize düşün, sizi Batılılaştıracağız, sizi zengin edeceğiz, size dünyalık vereceğiz diyen bu zihniyet iflas etmiştir" dedim. (RP sıralarından alkışlar) Bunu lafla söylemedim, delillerle, rakamlarla ortaya koydum.

İşte buyurun, bilhassa, muhterem Gaziantep Milletvekili arkadaşıma rakamlarla konuşu­yorum : Kırk sene evvel Almanya yıkıldı mı; bugün Almanya'nın millî geliri ne kadar; 1,5 tril­yon dolar, bütçesi ne kadar, 375 milyar dolar. 1,5 trilyon dolarlık gayri safi millî hâsılası olan bir Almanya, 375 milyar dolarlık bütçe hazırlıyor, 80 milyon vatandaşına her türlü hizmetini yapıyor. İhracatı 400 milyar dolardır, fert başına millî geliri 24 bin doların üstündedir.

"Efendim, Almanya harpte yıkıldı; ama -geçen sefer de işaret ettim- onların kalkınmak için insangücü vardı..." Peki, İspanya'nın nesi vardı, Güney Kore'nin nesi vardı? Hadi baka­lım, siz, hiçbir zaman kendinizi Almanya ile mukayese etmek cesaretini gösteremiyorsunuz; onun için, ben sizi İspanya ile mukayese edeyim...

AHMET ŞEREF ERDEM (Burdur) — Batı'dan misal verme Hoca.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bakınız, tabiî, taklitçi görüşleri tenkit ediyorum. Onun için, kim alınırsa, "Ben taklitçi görüşteyim" demek manasına gelir ki, alınmamanızı tavsiye ederim. (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

İspanya... Ne kadar gayri safi millî hâsılası; 487 milyar dolar; bütçesi ne kadar; 100 mil­yar dolar; ihracatı ne kadar; 56 milyar dolar; fert başına millî geliri ne kadar; 12 500 dolar. Peki, bizimki ne kadar; 110 milyar dolar. 30 milyar dolar bütçe, 13 milyar dolar ihracat, sözde, 1 900 dolar fert başına gelir. Şimdi ben soruyorum; İspanya, 500 milyar dolara yakın millî geliri temin etmek için harıl harıl çalışıp kalkınırken, o yıllarda Türkiye'de altı defa başbakan­lık yapan Sayın Demirel ne yaptı da bu kumaşı böyle küçülttü? (RP sıralarından alkışlar) Biz niye güdük kaldık?.. Biz niye güdük kaldık?. Niye, şimdi, bu kumaş küçük diye şikâyet ediyor­sunuz? Asıl mesele burada...

KAMER GENÇ (Tunceli) — Senin de payın var, senin de payın var o işlerde...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Onun için, muhterem kardeşlerimden ricam şu­dur : Tam 40 ila 50 senelik bir dönemden beri, bu Batı taklitçisi zihniyetler yüzünden bugünkü hale geldik. Geliniz, şu önemli noktada durumumuzu köklü olarak gözden geçirelim ve bu sakim gidişe, bu fasit daireye elbirliğiyle son verelim.

AHMET ŞEREF ERDEM (Burdur) — Almanya doğuda mı?.. Bize Batı'dan misal veri­yorsun.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bakınız, önce, bir defa, yıllardan beri, işbaşına gelen hükümetler, bu kumaşı nasıl geri bıraktılar; IMF'ye teslim olmak suretiyle... 24 Ocak Kararlarını Sayın Demirel almadı mı IMF ile beraber? işte, her iş buradan başlıyor. Bu IMF, dış güçlerin bir kuruluşudur, bizim kalkınmamızı istemez, hangi ülkeye "yardım ediyorum" demişse, orayı zaten perişan etmiş, sadece sömürmüştür. Bunların etkisiyle bu kararlar alındı, fasit dairenin içine düşüldü, bugünkü hale geldik.

Şimdi, bir sürü vaatler, seçim öncesi ve seçimden sonra hükümet programı... Ama, "Ha­di bakalım, getir bütçeni" dediğimiz zaman, işte bütçe. Bütçe bir vesikadır. Bu vesikayla "Bu vaatlerin hiçbirisini yapamayacağım" diyor. Getirmiş olduğu bütçenin özelliklerini geçen gün burada bir bir saydık. Önce, bir defa, hakikaten küçücük bir bütçe getirilmiştir. Niçin; yıllar­dan beri Türkiye'de gereken kalkınma yapılmamış, bunun için. "Bütçenin açığı, eski dönemlerdekinden daha da büyüktür" dedik. 207 trilyon liralık bütçenin, her ne kadar 32 trilyonu açık gösteriliyorsa da, sene sonuna kadar, bu, 60 trilyon liraya çıkacaktır; bunu açıkladık. "Büt­çede yatırım diye bir şey yok" dedik. Bu gösterilen 27 trilyon liranın zaten 10 trilyon lirası personele yapılacak ödemedir. Geriye kalan 17 trilyon lira hiçbir işe yaramaz. Buna yatırım denmez. Böylece, Türkiye gene kalkınamayacak.

Şimdi, Gaziantepli kardeşime sesleniyorum: Niye bu kumaş küçük biliyor muşun; işte bu yatırımlar olmadığı için. Bir hükümet geliyor, yatırım diye bir şey yok... Nasıl büyüyecek bu kumaş? İşte asıl sebepler bunlardır. Bak, bundan önceki dönemde kalkınma hızı yüzde 1,5'e düştü, şimdi huzurlarınızda ifade ediyorum, biz Refah Partisi olarak korkuyoruz ki, bu yılkı kalkınma hızı, tıpkı 1980'de olduğu gibi eksi 1,5'e düşme tehlikesiyle karşı karşıya. Temenni ederim ki, bu tespitimizde yanılmış olalım.

Yine geçen seferki konuşmamda da belirtmiştim, bakınız, bu bütçe, bütün vaat edilenle­rin tersinin yapıldığının bir vesikasıdır. Niçin; "Denk bütçe getireceğiz" denmiştir, bütçe denk değildir; "Fonlar bütçeye dahil edilecek" denmiştir, dahil edilmemiştir; verilen sözlerin hiçbi­risi tutulmamıştır; "Merkez Bankasına yüklenmeyeceğiz" denmiştir, halbuki, Merkez banka­sı, şimdiden, verilmiş olan limitleri aşmıştır.

Bundan başka, gelirler tablosuna bakarak, geçen sefer ifade de ettim bu bütçe, köylüyü, işçiyi, memuru, esnafı ezen bir bütçedir; çünkü bütün gelirler, bunların sırtına konulmuş olan yüklerden alınmaktadır. Bu seneki vergilerin -enflasyonun da üzerinde- yüzde 76'dan da fazla artırılacağı öngörülüyor; ama iş holdinglere gelince, Kurumlar Vergisinin sadece yüzde 58 ar­tırılması öngörülüyor. Bu sebepten dolayıdır ki; bu bütçe, fakir fukarayı ezen, onda da ezile­cek hal kalmadığı için, 5-6 trilyonluk devlet varlığını satan, iflas etmiş bir yönetimin bütçesi­dir. Kendisini yürütemiyor, özvarlıklarını satmaktan başka çare bulamıyor.

Yine bu bütçe -geçen sefer de söylediğim gibi- asıl, devletin kendisine gelir getirmesi icap eden, Cenabı Hak'kın bize vermiş olduğu zenginlikleri işletmeye dayanmıyor; yani, tarımımız­da iş görülsün, devlet de bundan payını alsın; ormancılığımızda, madenciliğimizde, hayvancı­lığımızda, sanayimizde iş görülsün, devlet de bundan payını alsın... Asıl bu verimli sahaların geliştirilip, hem ülkenin hem de devletin zengin edilmesi hususunda bu bütçede bir şey yok. Misal olarak da orman Bakanlığını zikrettim; bakınız, biz, orman sahalarından, bu ormanlar­dan gelir temin etmemiz lazım gelirken, 800 küsur milyar liralık tahsisata, 560 milyar lirayla biz yardım ediyoruz orman teşkilatı ayakta dursun diye. tşte, bu bütçe, görüldüğü gibi, Türki­ye'nin asıl zenginliklerini harekete geçirmekten mahrumdur. Bunun için kumaş geri kalıyor...

Biraz sonra da açıklayacağım gibi, bu bütçede ve Hükümetin politikasında yapılacak iş; para mı lazım, zam yapıp, vergi alacaksınız; ihtiyaç mı var, para basacaksınız; döviz mi lazım, borç alacaksınız. Bir trafik memuru gibi... Memurlar geliyorlar, "şu kadar para lazım" diyor­lar, "öyleyse şu kadar para bas" deniyor; memurlar geliyor "şu kadar döviz lazım" diyorlar, "öyleyse şu kadar borç alın" deniyor, işte bu kadar... Asıl, Hükümetin yapması icap eden, şu zenginlikleri harekete geçirmektir. Ama, bu yapılmıyor ve bu Hükümetin işi gücü, mikro­fondan mikrofona koşmak. Şantiyeden şantiyeye koşacaksınız... (RP sıralarından alkışlar) Ma­denleri çalıştıracaksınız, ormanları çalıştıracaksınız, zenginlikleri çalıştıracaksınız, terleyecek­siniz. Trafik memuru gibi hareket ederseniz, bu kumaş hiçbir zaman büyümez...

Diğer taraftan, bu bütçenin içerisinde, açık, kapalı ve muzır, trilyonlarca liralık israfların olduğunu geçen sefer bir bir saydım, bu bütçenin, aynı zamanda, bütün gelir gruplarını ezdiği­ni bir bir ifade ettim. Geçen sefer söylediğim gibi, memurun, enflasyonun üzerinde para aldığı yoktur; şu anda yüzde 50 alacağı vardır. Burada hesabı bir daha yapacak değilim. Memurlar kıyıma uğramaktadırlar. Eşelmobil sistemi teklifini getirdik; buyurun katılın.

İşçi kardeşlerimize gelince: Durumları acıklıdır; çünkü bugün, Türkiye'de, dört çocuklu bir ailenin geçimi en az 1 milyon 300 bin lira isterken, hâlâ, asgarî ücret 801 bin liradır ve bun­dan da vergi kesilmektedir; net 500 bin lira verilmektedir. İşçilerimizin sigorta ve vergi yükleri çok ağırdır; şimdi daha da ağırlaşıyor; çünkü bütçede, "Vergileri ağırlaştıracağız" deniliyor.

Muhterem arkadaşlarım, şu Hükümetin haline bakın, -İktidar Partisi Gruplarının belki haberleri yoktur, bizzat duyurmak için söylüyorum- yılbaşı geceli üç ay oluyor, bu Hükümet, daha toplu sözleşmelerden mesul bakanını tayin edememiştir. Her bir bakan, "Bu toplu sözleşmeler zor iştir, bunun içerisine ben girmeyeyim" demektedir. Şu anda 246 bin kamu görevlisinin anlaşması yapılacaktır. 31 tane, yapılması icap eden anlaşma üç aydan beri bekliyor, muhatabı yoktur. Hiçbir işi yapmadığı gibi, bu en hayatî işlerde de, daha, görevlisini tayin etmemiş bulunuyor.

İşçi emeklilerinin durumu büsbütün yürekler acısıdır. Hani, siz, Sendikalar Kanununu dü­zeltecektiniz, Toplusözleşme kanununu düzeltecektiniz?.. Bugüne kadar kırk defa söylediniz; bir adım atın, bir madde getirin; hiçbir şey yok orta yerde...

KAMER GENÇ (Tunceli) — Tasarı hazırlanıyor Hoca, tasarı hazırlanıyor.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Köylü kardeşlerimiz hâlâ alacaklarını alamamış­lardır ye "işçilerin parasını veriyoruz" diyorsunuz, daha demin önüme kâğıt getirdiler: Kayseri'deki devlet kuruluşu olan, KİT olan MEYBUS'un işçileri beş aydır paralarını alamıyorlar. Lütfen, inceleyin, bakın...

Muhterem arkadaşlarım, köylümüz, esasen ezilmiştir. Köylüye şunu yaptık bunu yaptık diye, incir çekirdeğini doldurmaz şeyi büyütmenin bir manası yok; 37 milyon köylüye 577 mil­yar liralık af getirdiniz, 30 tane holdinge 15 trilyonluk af getirdiniz; yaptığınız budur... (RP ve ANAP sıralarından alkışlar) Köylülerin alacakları hâlâ ödenmemiştir. Şu anda tarımsal kre­dinin faizi yüzde 47'dir.

Gelir gelmez ilk yaptığınız işler: Tüpgazı 29 bin liradan, 33 bin liraya; gübreyi 770 bin liradan, 965 bin liraya...

COŞKUN GÖKALP (Kırşehir) — Gübre fiyatları düştü; haberin yok.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Elektriği 325 liradan, 450 liraya; küp şekeri 6 000 liradan, 7 500 liraya çıkarmak suretiyle, yaptığınız iş gene fakir fukarayı ezmek oldu.

Esnaf kardeşlerimizin durumu da aynı şekilde yürekler acısıdır. Sizin Darphanenizle, si­zin faizinizle, sizin enflasyonunuzla esnaf kardeşlerimiz nefes alamayacak hale gelmişlerdir. Sözde, esnafa kredi veriyorsunuz, geçen sefer de söyledim, 12,5 milyon esnaf topluluğuna -ailesiyle beraber- 6,3 trilyon lira verilen kredi demek, astında, esnaf başına 2,5 milyon lira kre­di vermek demektir; bununla, bugün, bir tek video esnafın satacağı bir tek dikiş makinesi al­mak bile mümkün değildir.

Diğer yandan, ülkemizde 9 milyon işsizimiz vardır; bu işsizimiz, aynı şeklide, enflasyonla eziliyor ve işsizlerimize iş vermek şöyle dursun, her ay daha da çok insan işlerinden dışarıya çıkarılıyor.

Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, milletimizin aziz evlatları; gerçek şudur: Ekonomimiz daha kötüye gidiyor, enflasyon artıyor. Bu Hükümet işbaşına geldiği zaman yüzde 61 olan enflasyon, şimdi yüzde 80'e çıkmıştır. Faizler artıyor, işsizlik artıyor, emisyon hızla büyüyor; geçen sefer, on beş gün önce konuşurken, "efendim, para bastık, piyasaya çıkardık; ama geri çektik" diyorlardı; ama, şimdi suçüstü yakalandılar. İşte bugün geri çekemeden yakalandınız; çünkü, piyasada, 27 trilyona kadar emisyonu çıkardınız, üç dört günden beri çırpmıyorsunuz, şu anda emisyonunuz gene 24 trilyonu bulmuştur; böylece, para basmaktan başka bir çareniz olmadığı gözüküyor. Döviz rezervlerini erittiniz. Geldiğiniz zaman, Türkiye'de 13,1 milyar do­lar döviz vardı, şimdi, resmî rakamlarınıza göre bu -bunun kullanılabilir kısmını Allah biliyor- 11 milyar dolara düşmüştür. Merkez Bankası büyük tazyik altındadır; şu anda dahi, ona tanı­dığınız limitleri aştınız ve Türk Lirasının dolar karşısındaki değeri olan, yıl ortalaması olarak söylediğiniz miktara daha şimdiden, iki ayda, geldiniz. Bütün alametler gösteriyor ki, siz bu işi beceremiyorsunuz.

Muhterem arkadaşlarım, bakınız neden beceremiyorlar; bunun için, bu Hükümete kendi­sinin ne olduğunu tanıtmamızda fayda var. Önce, bir defa, bu Hükümet, gerçekte ülkeyi yö­netmiyor; bu ülkeyi holdingler yönetiyor. (RP sıralarından alkışlar) Şu ekonominin haline ba­kın. Soruyorum. İşte, Sayın Hükümet üyeleri buradadır. Merkez Bankası, ekonomide ayrı bir otoritedir. Sözde, ekonomiden mesul bir Bakan vardır; ama, ekonomide çok mühim rol oyna­yan bütün kamu bankaları, ne hikmetse, başka bir bakan beyefendiye bağlanmıştır. Ne oldu şimdi; bankalar bir yanda, Merkez Bankası bir yanda, ekonominin kontrolü bir yanda... Şim­di, tabiî, onların da yürekleri yanarak beni dinlediklerini biliyorum, kendi içlerindeki çekişme­leri de biliyorum; (RP ve ANAP sıralarından alkışlar) "Keşke, birisi söylese de, Sayın Demirel'e ikaz olsa, bir çare bulsa" diye, benim bu sözlerimden memnun olduklarını da biliyorum; fakat haliniz bu; üç parçasınız, koordinasyonunuz yok ve bu şekilde de koordinasyon yapa­mazsınız...

Bakın, size açıkça söyleyeyim; sizi holdingler etkiliyor. Siz, bir koruma kararnamesi çıkar­dınız, ithalata fon koydunuz; bu fonun içinde ne olduğunu sonradan öğrendiniz; çünkü, hol­dingler -bunları biz biliriz- gelip sizi etkiliyor, bakanlıklardan bir tanesi teklif olarak Hüküme­te getiriyor, altına imzalar atılıyor... Bu etkilerin nereden geldiğini inceleyiniz. Bakın, sizin içi­nizde öyle insanlar var ki, kendi fabrikalarının hammaddesini birtakım holdingler veriyor; hatta, gayri Müslim holdingler veriyor; fabrikanın satışına da o.gayri Müslim holdingler el koymuşlar.

KAMER GENÇ (Tunceli) — İsimlerini söylesene Hoca... Bunlar bir ithamdır yani...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bu kadar söyleyeyim, yeter...

KAMER GENÇ (Tunceli) — İsmini söylemek zorundasın; böyle, yalanla olmaz! Burası milletin kürsüsü...

BAŞKAN — Sayın Genç, dinleyelim, dinleyelim; müsaade edin...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bu kadar söylediğim yeter.

Şimdi, bakınız...

KAMER GENÇ (Tunceli) - İsmini söylesene...

BAŞKAN — Sayın Genç, dinleyelim...

KAMER GENÇ (Tunceli) — Efendim, ismini söylesin.

BAŞKAN — Hatip kendisi konuşuyor, hatibe ne konuşacağını öğretemem ki...

KAMER GENÇ (Tunceli) — İsmini söylesinler, biz de bilelim efendim.

BAŞKAN — Buyurun sayın hatip, devam ediniz.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Şimdi, bakınız, arkadan kararname çıkıyor... Bakın, şu anda beni Bursa'daki bütün dokumacı esnaf kardeşlerimiz dinliyor. (RP sıraların­dan alkışlar) Günlerden beri rapor getirdiler. Bursa'daki dokumacı esnaf kardeşlerimiz bugü­ne kadar ipliği 13 bin liradan alıyorlardı, şimdi aynı esnaf kardeşlerimiz ipliği 28 bin liradan alıyorlar. (RP sıralarından alkışlar) Niçin?.. Çünkü, iplik Türkiye'de monopoldür. Nasıl olu­yor da bu 13 bin liralık iplik 28 bin liraya çıkarılıyor?., inceleyin, inceleyin... Zaten bu hususta isim misim açıklanmak üzere... Hele şu bütçe geçsin, neler getireceğiz neler; göreceksiniz... Onun için, nasıl yönetildiğini kendilerine anlatıyorum. Bakınız, onların içinde ufak bir kısmı bunu desteklettiriyor ve onlar bu etkileri yapıyorlar. Neticede de vatandaş eziliyor.

Demin de söyledim; bu Hükümet, bu bütçesiyle sadece vergi, zam ye borç, getiriyor; darp­haneyi çalıştırıyor ve böylece de vatandaşı eziyor. Bakın, kendilerine, durumlarını belirtmek için söylüyorum; yanlış sahadasınız, menfi sahadasınız; işiniz gücünüz borç, vergiyi artırayım, faizleri artırayım... Bu sahada, çalışıyorsunuz, borsa oyunları sahasında çalışıyorsunuz... Size diyorum ki, bu menfi sahayı bırakın, müspet sahaya gelin, üretim sahasına gelin; şu ülkenin zenginliklerini harekete geçirmek için çalışın. Burada bir şey yapmıyorsunuz. Onun için, yaptı­ğınız iş, sadece fakir fukarayı ezmek ve zulüm oluyor. Niçin üretim seferberliğine geçmi­yorsunuz?...

MEHMET ÇEBİ (Samsun) — Hocam, Meclise konuşun Meclise...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bu üretimde asri hizmet edecek olan kıymetli umum müdürleri kıyıma uğrattınız. Asıl yapacağınız işleri bozuyorsunuz, yanlış sahada çalışı­yorsunuz. Böyle, muvaffak olmanız mümkün değil.

AHMET SAYIN (Burdur) — Ya sen ne yapıyorsun Hoca?..

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Muhterem arkadaşlarım, bakınız, bütün bun­lar, bundan önceki konuşmamda ortaya koyduğum gerçeklerdi ve bu gerçekleri ortaya koyduk­tan sonra, daha önemli bir temel gerçeği açıklamıştım. Nedir o?.. Bu Hükümet ne yaptığını bilmiyor. Bakın, "ben faizleri indireceğim" dedi, geldi, artırdı... Niçin?.. Çünkü, bu vahşi ka­pitalizme eteğini kaptırmış. Her enflasyon, daha büyük bir enflasyonun anasıdır. Bunun far­kında değil. Şimdi memura para lazım, şimdi dış borç faizi lazım; bir yandan darphaneyi çalış­tırıyor, bir yandan yeniden iç borç yapıyor; ancak, halk ezilmiş... Bu iç borcu almak için daha büyük faiz vermeye mecbur kalıyor ve ister istemez faizi artırıyor; ama, bu faizi artırdığı za­man, gelecek sene daha da çok faizle borç almak mecburiyetinde kalıyor. İşte, vahşi kapita­lizm budur. Siz ne yaptığınızın farkında değilsiniz.

KAMER GENÇ (Tunceli) — Farkındayız, farkındayız...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bu kadar tekrar edip, söyleyip sizi uyarmaya ça­lışıyorum. Türkiye gibi, sömürecek ülkesi olmayan ülkelerde, bu yüksek faizli vahşi kapitalizmle bir yere gitmek mümkün değildir. Kırk seneden beri uğraştınız, uğraştınız, uğraştınız, iflas et­tiniz; düzeniniz yürümüyor. (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Sizin iyi niyetinizden eminiz; geldiniz, çırpmıyorsunuz, ben biliyorum; ama, bataklık içinde çırpmıyorsunuz. Bu ba­taklıkta hiçbir şey yapmanız mümkün değildir.

Bu sebepten dolayıdır ki, ben, geçen sefer, bu gerçekleri açıkladıktan sonra, aynı zaman­da, "peki, siz iktidara geldiğiniz zaman enflasyonu nasıl önleyeceksiniz, siz iktidara geldiğiniz zaman işsizliği nasıl önleyeceksiniz?" suallerinin cevabını da özet halinde verdim. İfade ettim ki, bakınız, bunları önlemenin iki tane mühim ilacı vardır: Bunlardan bir tanesi millî görüş­tür; yani, IMF reçetelerini bırakmaktır. IMF reçetelerine tabi olursanız, sizin reçetelerinizi baş­kaları tanzim etmeye kalkarsa, doğru yolu bulamazsınız; çünkü, onlar bizi sömürmek istiyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) — Nedir bu millî görüş, bir görelim Hocam?..

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Ne yapacağız da biz, bütün bu meselelerin üste­sinden geleceğiz? Bunların hepsi, demin muhterem Gaziantepli kardeşimizin söylediği gibi, ku­maşı büyütmeye dayanır. Biz kumaşı büyüteceğiz. Nasıl?.. Üretim yoluyla. Üretimi nasıl artıracağız? Çok açık; bakınız, bu ülkede çok kıymetli uzmanlar var; hem madencilik hem or­mancılık hem tarım hem hayvancılık hem sanayi sahasında uzmanlarımız var. Türkiye, 60 mil­yonluk bir ülke, çok kıymetli uzmanlarımız var. Ben, bu uzmanlarla beraber çalışıyorum. Bun­larla ilgili olarak, proje bazında, her türlü hazırlık da yapılmıştır.

Sadece bir fikir vermesi için arz edeyim: Bakınız, bütün dünyada, 9 trilyon ton maden üretiliyor. Türkiye, maden bakımından, ülkeler arasında, en zengin ülkelerden biridir; ancak, Türkiye'deki üretim sadece 71 milyon tondur. Ne demek bu?.. Biz, yeryüzünde üretilen ma­denlerin yüzbinde birini üretiyoruz. Türkiye'nin maden potansiyeli bütün ülkelerin yüzde biri kadar olsa, üretmemiz lazım gelen madenin binde birini üretiyoruz. Ne yapacağız?.. Bakınız, uzmanlarımız tarafından hazırlanmış proje var. Eğer biz, 2000 yılına kadar 6 milyar dolarlık bir yatırım yaparsak... "Efendim, nereden kaynak bulup yatırım yapacağız?" derseniz, 2000 yılına kadar her sene, sadece 500 milyon dolar dış, 800 milyon dolar da iç ödeme yapılacak. Bunun için siz para basıyorsunuz, faize veriyorsunuz... Biz de diyoruz ki, parayı basın, üreti­me verin; üretime verirseniz enflasyon olmaz, sağlam bir ekonomide yürümüş olursunuz. (RP sıralarından alkışlar) Parayı basın, maden üretin; parayı basın, sanayide üretim yapın... Siz, baktığınız parayı üretime vermiyorsunuz; borca veriyorsunuz, iç ve dış borçların faizlerine veri­yorsunuz ve sadece enflasyonu artırıyorsunuz.

Bu sebepten dolayıdır ki, bu millet, bu paraları bulup... Biz, vaktiyle ağır sanayi hamlesi­ni nasıl yaptık?.. 1977 senesinin bütçesine bakınız, 230 milyar liralık devlet bütçesinin 44 mil­yar lirası ağır sanayie ayrılmıştır. Neden? Kumaşı büyütmenin çaresi, ülkenin kurtuluş çaresi bundadır da onun için.

Bakınız, bu söylediğim maden projesini tatbik ederseniz, Türkiye'nin millî gelirini her se­ne 10 milyar dolar -sadece bu proje ile- artırırsınız ve Türkiye, 6 milyar dolarlık da maden ih­racatı yapabilir.

Şimdi, siz, bizde olan madenleri dışarıdan ithal ediyorsunuz... Ne yaptığınızın farkında değilsiniz!.. Türkiye'ye 800 milyon dolarlık -petrol hariç- maden ithal ediyorsunuz, 300 mil­yon dolarlık ihracat yapıyorsunuz... Mardin'in Mazıdağı'nda çıkan fosfat dışarıdan getiriyor­sunuz; bizim kendi kömürlerimizi, bizim sodamızı, bizde mevcut olanı terleyerek elde etmek yerine dışarıdan getiriyorsunuz... Böyle, zengin olunmaz, böyle, kalkınma olmaz, bu kumaş, böyle, büyümez!.. Bu sebepten dolayıdır ki, yanlış yoldasınız.

"Bu kadar büyük projeyi başaramayız, bizim gücümüz buna yetmez" derseniz, ikinci bir alternatif proje var; Sadece 2,1 milyar doları altı yılda yatırırsanız, her yıl 1,5 milyar dolar millî geliri artırırsınız. 29 tane öncelikli projenin haritasını geçen sefer gösterdim, ayrıca 27 tane maden projesini de gösterdim.

Bakınız, Türkiye'de ormanlarımız büyük bir zenginliktir. Türkiye'de iyi baltalık ormanla­rın ve koruların toplam sahası 8 milyon 855 bin hektardır, Batı Almanya'daki iyi ormanların toplamı 6 milyon 936 bin hektardır. "Efendim, bizim ormanlarımız var; ama bozuk" dersiniz diye, iyi kısmını söylüyorum; kaldı ki, bozuk kısmı da ıslah edilebilir; herkes bunu ıslah edi­yor. Bu büyük orman varlığımız Almanya'dan daha fazladır; söylüyorum size; ama, biz bu ormanlarımızın eğer otuzda birini her sene işlemezsek, bunlar çürüyor. Türkiye'deki ormanla­rın bugünkü ağaç varlığı 900 milyon metreküptür ve bunun bugünkü fiyatlarla değeri tam gayri safi millî hâsılamız kadardır. Demek ki, biz ormanlarımızı iyi kullansak, otuzda birini işlesek yılda 3,5 milyar dolar sadece ormanlarımızdan gelir temin etmemiz lazım gelir. Biz, 1 hektar­dan 0,5 metreküp odun elde ediyoruz; Almanya'da bu rakam 3,7 metreküptür.

Bakınız, orman uzmanlarımızın hazırladıkları projeden bahsediyorum. Şayet biz, 20,2 milyon hektarlık toplam orman alanının 13,8 milyon hektarını verimli hale getirsek ve hektar başına, Almanya'daki gibi 3,7 değil de 3 metreküp dahi odun elde etsek, bir yılda ormanlarımızdan elde edeceğimiz gelir 24 trilyon olur. Bunu nasıl yapacağız?.. Müteahhitlere ihale edin, sizin kontrolünüz altında yolunu yapsın, kessin ve bu ormanlar çürümesin. Terleyin... Söylediğimiz budur. Bakın, dört aydan beri, bu ülkenin zenginliklerine ait sizden bir tek kelime duymadık. Yanlış yoldasınız. Bu ülke zengin; siz bilmiyorsunuz...               .

Bakın, size bir de kavakçılık projesini anlatayım. Bunların hepsi ayrı ayrı projeler; arzu ederseniz, dosyaları, projeleri vermeye hazırım; kitap halinde de neşrediyoruz. Bakınız, Türki­ye'de 130 bin hektar kavak plantasyonu sahası var. Bu, 400 bin hektara çıkarılabilir. 400 bin hektara çıkardığımız ve hektar başına da 50 metreküp kavak ürünü elde ettiğimiz takdirde, Tür­kiye'de sadece kavakçılıktan 1992 fiyatlarıyla, 135 milyarlık masrafa mukabil 8 trilyonluk gelir elde etmemiz mümkündür. Kavak fidanı üretiminde de yine aynı şekilde, 6 milyar lira masrafa mukabil 160 milyar lira gelir elde etmemiz mümkündür. Aynı şekilde, tarımda sayısız projele­rimiz var, hayvancılıkta sayısız projelerimiz var... Her zaman, vakitler ölçülü olduğu için, bun­ları bir bir saymaya imkânımız olmuyor.

Bakınız, bizim ağır sanayi hamlemiz 200 milyarlık tesistir; 70 tanesi bitmiştir, 130 tanesi yarım duruyor ve ne acı ki bitmişlerde de çalışılmıyor... Eğer bizim bu yedi yıllık ağır sanayi projemiz tamamlanmış olsa idi, Türkiye'nin millî geliri en az 6 milyar dolar artacaktı ve 1 mil­yon memleket evladı da yeni işyeri bulacaktı. Halbuki, ne yazık ki, bütün bu sanayinin hepsi verimsiz halde tutulmaktadır. Size bu saydığım projeleri, sanayie ait projeleri, iç ve dış ülkeler­de yapabileceğimiz yatırımları ve müteahhitlik hizmetlerini alt alta dizdiğimiz zaman, tam bir yılda, millî geliri 85 milyar dolar artırmak mümkündür. Bunlar sadece proje haline getirilmiş çalışmalardır. İşte biz, bu seferberliği istiyoruz. Türkiye'nin kurtuluşu buradadır. Bu faizci dü­zen iflas etmiştir.

"Millî görüş nedir?" dedi arkadaşlarımız; söylüyorum: Kendi gücümüzle kalkınmak de­mektir; inanç demektir, heyecan demektir, millî menfaatleri ön planda tutmak demektir, sö­mürüye mani olmak demektir. (RP sıralarından alkışlar)

Bunlardan başka, bu seferberliğin yürümesi için, tabiî, bu faizci kapitalist düzenin terk edilmesi lazım, bunun yerine adil düzene geçilmesi lazım. (RP sıralarından alkışlar)

Adil düzene geçersek ne olacak?.. Adil düzene geçtiğimiz zaman, önce, devlet kendi gelirini, üretime yaptığı katkı karşılığında alacak. Krediler üretime verilecek ve faizsiz verilecek. Şurada bir insan bir fabrika kuracak, biz bunun kredisini faizsiz vereceğiz ve de üretim meyda­na gelinceye kadar da hiçbir vergi almayacağız. Vergiyi, üretim yapıldıktan sonra, oraya yaptı­ğımız katkının payı olarak alacağız. Böyle olunca, üretim meydana gelinceye kadar, üretimin içerisine hiçbir faiz ve vergi karışmayacak. Halbuki bugün üretimin üçte biri faiz, üçte biri vergidir. Bu gerçeği o kadar açık bir şekilde söylüyorum ki, bunun hemen kapılması, hemen tatbik mevkiine/konulması lazım. Be mübarekler, şu halinize bakın! Adam bir üretim yapacak önce, arsayı alırken, "şu kadar para yatıracaksın, şu kadar vergi yatıracaksın" deniyor; şirket kuracak, "şu kadar para yatıracaksın" deniyor; her adım attığın yerde para para para... Bu dikenli yolda kim koşabilir? Kaldırın şunları, bunların hiçbirisi bir işe yaramaz. [DYP sırala­rından alkışlar(!)]

Bakın, geleceğiz iktidara, bunları kaldıracağız; "hay Allah razı olsun" diye de 60 milyo­nun duasını alacağız. (RP sıralarından alkışlar)

Siz her şeyi Batı'dan alıyor, taklit ediyorsunuz; ama, bakın, Batı, faizi yüzde 10'da tutuyor. Çünkü, başkalarını sömürdüğü için, kapitalist nizamın, kendisini faiz girdabına karşı koruma imkânı var; ama, bizde, faiz, tırmandıkça tırmanıyor, yüzde 100'e çıkıyor. Bu faizle yaşamanın imkânı yoktur. Başkasını sömürmeyen ülkelerin bu nizamla yaşaması mümkün değildir. Bu sebepten dolayıdır ki, bakın, ilacını söylüyorum:

Birincisi, bütün Türkiye'deki istihdam ve üretim projelerinin seferberliğini yapacağız, ül­kemize verilmiş olan zenginlikleri işleteceğiz.

İkincisi, adil düzene geçeceğiz ve böylece, istediği her işi yapabilecek dürüst insan, o işi yapacak ve bugünkü gibi, sermayeye, faize köle olmayacak, İşte, kurtuluşun yolu budur. Bun­ları geçen seferki toplantımızda açıkladım ve yurdumuzun her yerinde verdiğimiz konferans­larla da tekrar tekrar milletimize duyuruyorum. Bu yolu kullanmayacaklarına göre, inşallah, yakında iktidara geleceğiz, bunları tatbik edeceğiz ve kurtuluş nasıl olur göstereceğiz Allah'ın izniyle; çünkü, zaten başka çare kalmamıştır. (RP sıralarından alkışlar)

Muhterem arkadaşlarım, gazeteleri okuyorsunuz; bakınız, bu konuda söyleyeceğim tek şey şu: İşte bugünkü Hükümetin zihniyeti; bankalar 4,5 trilyon kâr yapıyorlar, 6,5 milyar ver­gi veriyorlar; yani yüzde 1 oranında vergi veriyorlar. Bütün şirketlerden en aşağı yüzde 50 ka­dar vergi alınıyor, bankalardan ise yüzde 1 kadar vergi alınıyor. Bu bankalar kimin?.. Holding­lerin. Ne yaptığınızın farkında değilsiniz... Uyanın!.. Bu düzenle, bu gidişle, bu millete saadet getiremezsiniz ve getiremiyorsunuz. İşte, bütün rakamların hepsi aleyhinize işliyor, felaket çanları çalıyor.

KAMER GENÇ (Tunceli) — O, ANAP'ın zihniyeti; bugünkü Hükümetin değil.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Muhterem arkadaşlarım, ülkemizin baş mesele­si, hiç şüphesiz ki, terördür, anarşidir, güneydoğu olaylarıdır. Bugünkü görüşmemde asıl bu­nun üzerinde durmak istiyorum. Önce, bir defa, bu konuda konuşurken çektiğim güçlüğü size baştan açıklamak istiyorum. Ne güçlüğü çekiyorum?.. Keşke, bu ülkede, huzuru temin eden, güven veren, terörü önleyebilecek olan, terörün önlenmesi için tedbirleri alabilecek olduğuna inandığım, başarılı olan bir hükümet olsaydı da, ben, huzursuzluk duyan, bilhassa bu güney­doğudaki kardeşlerime, "bu Hükümete güvenin, size saadet getirecektir" diyebilseydim... O zaman çok bahtiyar olacaktım; güçlüğüm buradan ileri geliyor.

AHMET ŞEREF ERDEM (Burdur) — Desen ne olur?..

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — İnanmıyorum bir şey yapacağına...

Peki, şimdi buraya gelip ne yapacağım?.. Bir yandan, bu hatalı hareketi tenkit edip hata­larını göstermeye mecburum; ama, öbür taraftan da, yüreğim parçalanıyor; çünkü, ülkemin birliğini istiyorum, ülkemde huzur istiyorum, ülkedeki vatandaşların güveneceği bir hükümet olsun istiyorum; işte, güçlüğüm budur!

AHMET ŞEREF ERDEM (Burdur) — Mesaj veriyorsun...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Bu güçlük içerisinde ne yapacağız?.. Bunu çok düşündüm ve doğru yolun, gerçekleri ortaya koymak, hataları belirtmek ve bunlara yardımcı olmak yolu olduğuna karar verdim. Onun için, şimdi huzurlarınızda, fikirlerimi, bu inançla, "bu hatalar düzeltilsin" diye söyleyeceğim ve "bu iş nasıl düzelir" konusunda teklifimi de ya­pacağım. Biz, bir muhalefet partisiyiz ve sizlerle aynı şekilde sorumluyuz; görevimiz sadece hataları göstermek değil, çözümünü de ortaya koymaktır. Bu vazifemi huzurlarınızda şimdi yapmaya çalışıyorum.

Muhterem arkadaşlarım, güneydoğu olaylarından dolayı şehit düşen kıymetli güvenlik gö­revlilerimizin yakınlarına ve bölgenin masum halkına, önce bir kere daha başsağlığı diliyorum. Ancak, ne var ki, yıllardan beri, maalesef, bu terör yürümüş ve bugünkü hale gelmiştir. Şimdi, Sayın Demirel, olağanüstü halin uzatılmasına ait birleşimde, şu sözleri, burada, bizzat kendisi söyledi; terörün ve güneydoğudaki huzursuzluğun hangi noktaya geldiğini, en uygun olarak kendi sözleriyle belirtmekte yarar görüyorum:

"Evvela, karşı karşıya kalınan bu büyük olay nedir?.. Dağlarında, sınırlarında, kasaba ve şehirlerinde, başka ülkelerdeki kamplarda ve vadilerde eğitime tabi tutulmuş; tüfeği, roketa­tarı, uçaksavarı bulunan, arkasında Türkiye'nin güçlenmesinden rahatsız olan devletlerin pa­rası, tekniği; soygunlardan ve çeşitli kaynaklardan elde ettiği para, arkasında devletlerin ser­visleri bulunan bir örgüt var." Doğru bir tespittir; inancımız budur.

"Bu örgüt, geçen yedi sene zarfında, Güneydoğu Anadolumuzda, bu güzel yurt köşemiz­de 3019 olay çıkarmış, 821 devlet güvenlik mensubu, asker, polis şehit olmuş, 1 003 vatandaşı­mız hayatını kaybetmiş, 1173 terörist te öldürülmüştür. Olay bu, tablo bu." Doğrudur.

"1984'te olaylar yeniden başlamış, o gün 300-500 kişi görülen, bugün 3 bini dağlarda, 7 bini; Türkiye dışında olan bu örgüt, Türkiye'yi karşısına almış, olaylara devam ediyor" Doğrudur.

"Alınan tedbirlerle bu işin hakkından gelinememiştir, bu, gelinemeyecek anlamına gel­mez." Ama, gelinememiştir itirafı yapılıyor...

"Koalisyon protokolünde, bunca sene uygulama gördükten sonra bir netice alınamaması­nın üzerinde durulması gerektiği ve bir çözüm üretilmesi yer almıştır. Ama, şu anda yeni bir çözüm bularak gelemedik. Bu şartlar düzeleceği yerde daha da çok bozulduğu için -hep kendi kelimelerini söylüyorum- maalesef, ülkenin bazı köşelerinde, yani Güneydoğu Anadolumuzun bazı köşelerinde, sayısı çok olmasa bile, devletin zorluklar içinde bulunduğu ve gece ile gündü­zün devletin el değiştirdiği şeklinde iddialar vardır; bu iddialarda da geçerlilik payı vardır" Keşke bir Başbakanın ağzından bu sözler çıkmasaydı. Sıradan bir vatandaşın dahi söyleyeme­yeceği bu sözü bir Başbakan asla söyleyemez; söylerse istifa eder. (RP sıralarından alkışlar)

Yine, dünkü gazetelerde, aynı şekilde üzüldüğümüz ifadelere rastlıyoruz. Sayın Başbakan, "İki şeyden biri; ya devlet orada kalacak ya da oradan çıkacak; biz de orada kalacağız" diyor.

Bu sözleri de, bir Başbakan, ağzından çıkarmamalıydı; bunlar çok yanlış sözlerdir. Böyle bir ihtimal ne düşünülebilir he de konuşulabilir. Elbette bizim vatanımızdır, elbette orada kalacağız. Bu nasıl düşünülebilir, nasıl söylenebilir?.. Bu sebepten dolayıdır ki, önce, bir defa bu hataların yapılmaması gerekirdi.

REFAİDDİN ŞAHİN (Ordu) — Siz ne düşünüyorsunuz, çareyi bir de siz söyleyin...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Söyleyeceğim, söyleyeceğim...

Şimdi, muhterem arkadaşlar, ülkemizin baş meselesine isabetli bir çare bulabilmek için, elbette asıl mesele teşhistir. Bakınız, şunun teşhisini yapmak istiyorum : Bu olayların sebebi nedir, bu hale niçin geldik?.. Bu olayların sebebi ve bu hale gelmemizin teşhisinde, şu dört gerçek rol oynamaktadır:

1. Bu olaylar aslında dış güçlerin bir aksiyonudur.

2. Bu olayların bugüne kadar gelmesinde, maalesef, bizim, yıllardan beri ülkemizi yöne­ten zihniyetin politika hataları olmuştur; politikasında hatalar olmuştur.

3. Bu olayların zemin bulmasında ve gelişmesinde tatbikatta hatalar olmuştur.

4. Bugüne kadar bu olayların halledilmesi için çeşitli teklifler ortaya konmuştur; ama, ne yazık ki, yöneticiler laf üretmiştir, iş yapmamıştır. Bunlar hep konuşulmuş, konuşulmuş; olduğu yerde de kalmıştır.

Şimdi, bu söylediğim gerçekleri birkaç deliliyle -zaman ölçülü olduğu için- ispat etmek istiyorum.

Öncelikle, dünyadaki son gelişmeler karşısında Türkiye'nin önemi artmıştır. Bu durum­dan hoşlanmayan dış güçler, Türkiye'yi bölmek ve parçalamak için eskiden beri güttükleri plan­larını gerçekleştirmek hususunda faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Bu dış güçler kimdir; teş­histe önce bunu belirtmemiz lazım gelir. Bu dış güçleri açık ve belli bir şekilde ortaya koymak istiyorum.

Eskiden, Osmanlı iken, azınlıklar, bugün Amerika ve Fransa'nın lobisi olmuşlar, işte, ak­siyonun kökü bunlarda yatıyor. Emperyalizmi ve siyonizmi onlar yönlendiriyor.

Birinci Cihan Harbinden sonra ortaya atılan WiIson Prensipleri, Kürt kökenli insanlara saadet getirmek için değil, Türkiye'yi parçalamak, Müslümanları birbirine kırdırmak için, o lobiler tarafından (Ermeni, Yahudi, Rum lobileri) Wilson'un etkilenmesi suretiyle orta yere kon­muş prensiplerdir. Bu prensiplerin hepsi, bizi parçalamak için ortaya atılmıştır. Yeryüzündeki Kürt kökenli insanlar Müslümandırlar ve dinlerine bağlıdırlar. Bunun için, siyonizm ve emper­yalizm, daima Kürtlerin ezilmesi için çalışmıştır; bu gerçeği tespit etmemiz lazım.

Birinci Cihan Harbinden sonra WiIson Prensiplerini ortaya attılar; fakat, Ermenistan'ı ayrıca kurdular, onlara bağımsızlık verdiler. Kürtler gelince de, "Siz kendinizi idare etme yete­neğinde değilsiniz, siz İngiliz işgali altında kalacaksınız" dediler. Onların bugün de Kürtlerle meşgul olmalarının nedeni, Kürtlere saadet getirmek için değil, bizi, Türkiye'yi parçalamak, Müslümanları birbirine kırdırmak, israil'e kolay yutulur lokma halinde hazırlamaktır.

Dünyanın her yerinde kendileri birleşmeye gidiyorlar, ama bize gelince; bizi parçalamaya çalışıyorlar. Bakın, bizzat kendi ağızlarından üç tane cümle, bu işlerin faillerinin kimler oldu­ğunu açıkça ortaya koymaya yeter. İşte Amerika'daki İsrail lobisinin bir yan kuruluşunun ge­nel sekreteri olan Morris Amitey, Washington Quis Weekly Gazetesinde, "Türkiye, Iran, Irak ve Sovyetlere dağılmış olarak yaşayan Kürtler, bağımsız devletlerini kurma imkânını bulama­mışlardır; ancak, farklı olan millî kimliklerine sıkı sıkıya sarılmaktadırlar. Kürtler, kendilerine tahakküm etmek isteyenlerin acımasız baskılarına cesurca direnmekte, en yeni silahları kulla­nan güçlü ordulara karşı yiğitçe mücadele etmektedirler. Kürtlerin devlet olma iddiaları, Filis­tinlilerin bu yoldaki iddialarının karşısında daha güçlüdür. Ancak, Kürtlerle kimse ilgilenme­mekte, Filistinlilerle ise bütün dünya ilgilenmektedir" diyor.

İsrail Başbakanı Şamir'in söylediği söz de şudur : "Bu, kendi topraklarında bağımsız ol­mak isteyen bir halkın sorunudur. Kürt topraklarını işgal altında tutan ülkeler, bizim ordumu­zu, burayı işgal altında tutmakla suçlayacak kadar ileriye gidiyor."

İşte, İsrail Başbakanı bunu söylüyor; biz ise, İsrail'in Türkiye'deki maslahatgüzarını bü­yükelçilikle taltif ediyoruz... İşte, olayların altında bu var! (RP sıralarından alkışlar)

İsrail'in Dışişleri Bakanı David Levi, "ABD'nin Kürtlere yiyecek yardımı yapması, sade­ce, Kürtlerin aç karnına değil, tok karnına ölmelerine yarar. ABD'nin Kürtlere yiyecek değil, asıl silah yardımı yapması gerekir" diyor. Kim söylüyor bunu?.. Bugünkü İsrail Dışişleri Ba­kanı David Levi. Ne zaman söylüyor? 1991 yılında. Daha geçen sene söylediği söz... İşte, terö­rün arkasında kim var; apaçık ortadadır.

Bakınız, bütün arkadaşlarımız bu gazeteleri okumuştur; sadece göstermekle iktifa ediyo­rum. Körfez Harbi geçen sene başladı; tam 2 Şubat günü, yani 13 ay önce. Amerikalı bir yar­bay, Riyad'ta, bizim bir gazetecimize, elini haritanın üzerinde gezdirmek suretiyle, "işte, Ker­kük, Musul; Kürt devleti burada kurulacaktır diyor..."

"Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak..." Daha Körfez Harbi bitmemiş; harpten önce söylüyor adam. "Saddam çökmüş olacak; bu yörede devlet kalmayacak, Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak..." Bak, harpten önce bu boşluğu doğuracaklarını planlamışlar; vesikasını söylüyorum. "Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. Belki de Türkiye'den toprak isterler..." diyor. Kendisine "Türkiye bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor" dendiği zaman, "O zaman çarpışacaksınız..." diyor. Şimdi, tekrar kendisine, "Türkiye'nin dü­zenli orduları, silahları, topları, zırhları, tankları, uçakları, füzeleri var; böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Gerek İran gerekse Suriye, Irak'ın toprak bütünlüğü için açık tavır koy­muş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına nasıl ihtimal veriyorsunuz?" dendiği zaman, Amerikalı yarbayın kendinden çok emin ve sakin bir şekilde söylediği sözler şunlar : "Irak'ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında çok silahları ola­cak. Saddam'ın bıraktığı silahlar onlara kalıyor. Belki Türkiye'de, sizinkilerden bile ileri silah­lan olacak; uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havalimanları vesaire..." Bu sözler ne zaman söyleniyor?.. Körfez Harbinin başında, daha Körfez Harbi yapılmamış...

Muhterem milletvekilleri, aziz milletimizin evlatları; bu okuduğum vesika neyi gösteriyor?.. ABD, dış güçler, İsrail, bütün bu Olayların hepsini planlı olarak yapıyorlar. Onların, uzun va­deli planları var; ama, ne yazık ki, bizim böyle bir planımız yok. Biz sadece onların planlarına yardımcı oluyoruz. Önce, bir defa kendimize gelmemiz lazım. Bakınız, onlar bu planlarını tat­bik etmek için, önce Çekiç Gücü getirdiler, yerleştirdiler ve dikkat buyurursanız, güneydoğu­daki olaylarla Ermenistan'ın hücumları aynı sıraya rastlıyor. Niçin?.. Çünkü, Ermenilerin faa­liyetiyle güneydoğudaki faaliyetlerin karargâhı aynıdır da onun için. (RP sıralarından alkışlar)

Bugün, Ermenistan'daki faaliyetleri tanzim eden Ermenistan Dışişleri Bakanı, Amerika'­da yetiştirilmiş özel bir ajandır. Bakınız, bu zat, Amerika'da yetişmiş, gelmiş, Ermenistan'a Dışişleri Bakanı olmuş, Amerikayla irtibatlı olarak Azerbaycan'daki kardeşlerimizi katlediyor... Aynı anda da, bizim güneydoğumuzda bu faaliyetler yaptırılıyor.

Güneydoğudaki olaylarda yakalanan veya öldürülen teröristlerin bir kısmının, otopsi ya­pıldığı zaman, sünnetsiz olduğu görülüyor. Bizim birtakım kaynaklarımızın, yani devlete ait resmî kaynakların tespit ettiklerine göre, bugüne kadar yakalanan veya öldürülen teröristler arasında sünnetsiz olanlar yüzde 20'yi teşkil etmektedir.

Bakınız, bu olayların arkasındaki gerçek şudur: Bu olayları emperyalizm ve siyonizm dü­zenliyor ve bunların asıl parolası da şudur : "Kürtler ölsün, Ermenistan kurulsun..." Bu olay­ların arkasında yapılmak istenen iş budur. Masum insanlar buna alet ediliyor, onlar öldürülü­yor; asıl maksat, bir büyük Ermenistan'ın kurulmasıdır. Bu sebepten dolayıdır ki, bizim, bü­tün bu gerçekleri bilerek hareket etmemiz lazım. Her zaman bunu bilmek zorundayız. Bakı­nız, bizzat Apo, "Çekiç Güç en çok bizim işimize yaradı, Kuzey Irak'a yerleşmemizi sağladı." diyor.

Şimdi, düşününüz, Çekiç Güç yıllardan beri buraya gelmiş... Bunlar, ne arıyor burada?.. Bundan önceki ANAP döneminde bunlara müsaade edildi. Deminki kardeşime şimdi cevap veriyorum; "Hocam, hiç ANAP'a dokunmuyorsun" diyordu; ANAP'a millet dokundu, be­nim ayrıca dokunmama lüzum yok ki... (RP, SHP, DYP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar ve gülüşmeler)

Onlar izin verdiler; ama, bu Hükümet de, onları tenkit ettiği halde, yani sizler de, geldi­niz, o tenkit ettiğiniz politikalara aynen sahip çıktınız. (ANAP sıralarından "Gördünüz mü..." sesleri) Haliniz budur. Bu sebepten dolayıdır ki, bu olayların gelişmesinde -demin de söyledi­ğim gibi- hem politika hataları hem de tatbikat hataları mevcuttur.

Şimdi, Batılı ajanlar güneydoğuya vizesiz olarak gelip cirit atıyorlar. Hem de Avrupa'daki terör odaklarından vize alarak geliyorlar. Olayı BBC yakinen takip ediyor ve bölgede bölü­cülük yapıyor. Emperyalizm, aynı terör hareketlerini başka Müslüman ülkelerde de uygulamak­tadır, sadece bizde değil. İşte, Libya'yı Çad'Ia aynı şekilde meşgul ediyor, Sudan'ı, Güney Su­dan'la rahatsız ediyor. Bu, emperyalizmin, siyonizmin dünya çapında Müslümanları birbirine kırdırmak için uyguladığı bir plandır. Bunun için sözü uzatacak değilim. Emperyalizmin, Si­yonizmin, Osmanlıyı yıkan güçlerin Batı'da kurdukları lobilerin varmak istedikleri hedef açıktır:

1.     Bunlar, kendi planlarını yürütmek istiyorlar.

2.     Bunlar, Türkiye'yi bölmek istiyorlar.

3.     Bunlar, Müslümanı Müslümana kırdırmak istiyorlar.

4.     Bunlar, petrol bölgelerini kendi kontrolleri altında tutmak istiyorlar.

Bunların arkasında her zaman petrol hesabının olduğunu unutmamamız lazım. Ermenis­tan'ı Bakü'ye gönderiyor; petrol, Müslümanların kontrolünde olmasın diye. Kerkük petrolle­rini kontrol altına almak istiyor; çünkü, İsrail gibi, orada da kendi kontrolünde bir yönetim kurmak istiyor. İşte Kuveyt'te; işte Irak'ta yaptıkları... Mesele apaçıktır, gerçekler ortadadır.

Bakınız, bir kere daha özetleyerek delilleri sayıyorum:

Siyonizmin planı zaten malumdur, tekrar etmeyeceğim. Emperyalizmin WiIson Prensip­leri ve Sevr haritası ortadadır; Batı'nın ne istediği bellidir. Bush'un 24 Nisan 1991 tarihli Erme­nileri destekleyen beyanatı ortadadır. Emperyalizmin, 1968'den beri Güneydoğu Anadolu Böl­gemize "barış gönüllüleri" göndermesi...

Bakın, 1968'den beri diyorum, Sayın Demirel’in kulağı çınlasın diye; çünkü, o zaman me­sul mevkideydi... Amerika Vietnam'da harp yapıyor, Türkiye'ye barış gönüllüleri geliyor ve bunlar da Güneydoğu Anadolumuza geliyor... Niçin?.. Daha o zamandan bu planları yürüt­mek için.

Bundan başka, üç sene evvel, -bakın, şimdi kendisi huzurlarınızdadır, kendisiyle iftihar ediyoruz, Fethullah Bey arkadaşımız, o zaman Van Belediye Reisiydi- Amerikalılar Van'a gelip 300 bin emekliye bir turistik dinlenme şehri yapacağız demediler mi? Maksatları nedir?.. Bu planlarını gerçekleştirmektir. Sağ olsun, Fethullah Bey arkadaşımız bu meselede fevkalade uyanık olduğu için, bir daha kendisinin yanına yanaşamadılar. Bu hareketi Fethullah Bey arkadaşımız önlemiştir.

Bundan başka, yıllarca bu bölgelerde anketler yaptırdılar. Şimdi, o anketleri yapan bizim birtakım gafil üniversite mensuplarımız gelip, "Biz eskiden Amerikan şirketlerine anketler yaptık; o sualleri niye sorduklarını anlamıyorduk, meğer bunlar orada sosyal inceleme yapıyorlarmış, bizi de kullanıyorlarmış" diye bana anlatıyorlar. Hepsi bu maksatlar için.

Bundan başka, ta Birinci Cihan Harbinden beri aynı planları yürütmüşlerdir. Çok uzağa da gitmeye lüzum yok; işte, sizin şu meşhur AT'ınız var ya, işte sizin o meşhur AT'ınızın hari­tası... Bu, AT'ın neşriyatı, Avrupa Parlamentosunun politik komisyonunun neşriyatı... 16 Ni­san 1991 tarihli. Haritayı koymuş, "Buralar Ermenistan olacak" diyor; bu hususta da karar aldılar. İşte her şey ortadadır. Bütün bu delilleriyle mesele apaçık ortadadır.

Şimdi, bakınız, kendileri bütün bu projeleri yürütürken, bizdeki insanlar ne yapmıştır? Onlar bu projeleri yürütürken, maalesef biz, sadece bu faaliyetlere yardımcı olduk; Çekiç Gü­ce müsaade ettik, barış gönüllülerine müsaade ettik; Çekiç Güç'ün müddetlerini Meclise bile sormadan uzattık; bundan başka Çekiç Güç'ün bu teröristlere yardımı Genelkurmayca ifade edildiği halde, sadece yanlışlık yapmışlardır diye örtbas etmeye kalktık. Bu otorite boşluğunun meydana gelmesine biz yardımcı olduk.

Bu arada, Sayın Özal'a da tabiî gerekeni söylemek mecburiyetindeyim. Bu "federasyon" lafını ilk defa o ortaya attı; "Efendim, Kuzey Irak'ta otorite boşluğu olacak, bizim inisiyatifi­mizde bir bölge kurulacak..." dedi. Ne münasebet?.. Amerikalı bizim inisiyatifimize ne verir?..

İşte bu sebepten dolayıdır ki, yıllardan beri hata üzerine hata yapılmıştır.

Şimdi, burada şu suali sormak lazım; onların bu uzun vadeli planları var da bizim kısa, orta ve uzun vadeli millî planlarımız nerede?.. Kim yapacak bunu?.. Yapması icap edenler, bir plan sahibi olmadıkları gibi, sadece onların; planına alet oluyorlar. Bakın, onlar, Ortadoğu'da, Müslüman ülkeler arasında işbirliği olmasın, Türkiye, Suriye, Irak ve İran'la çatışsın istiyorlar ve bunu da gerçekleştiriyorlar...

Şöyle bir düşünün bakalım; bizim Suriye ile münasebetimiz iki kardeş ülke gibi mi? Bizim Irak ile münasebetimiz iki kardeş ülke gibi mi? Bizim İran ile münasebetimiz iki kardeş ülke gibi mi? Şu İran'la bir mesele çıkması için ne sebep var? Kendi gemisiyle silah götürüyor; açık­lamış, belirtmiş; bunları alıp mahkemelere sevk ediyoruz... Niye?.. CIA böyle rapor veriyor, böyle istiyor diye.

İşte bizi böyle aldatıyorlar. Hâlâ da bu lüzumsuz pürüzler uzuyor. Biraz sonra söyleyeceğim teklifler söz konusu olduğu zaman, bunların ne kadar büyük önem taşıdığı açıkça ortaya çıkacaktır.

İşte, bu olayların doğması ve bugüne kadar gelmesinin ana sebeplerinden bir tanesi bu­dur. Bizdeki politika yanlışlıkları da elbette bu olayların bu hale gelmesine sebep olmuştur. En büyük politika yanlışlığı, materyalizmin esas alınması, manevî kalkınmanın ihmali ve din bağının planlı olarak zayıflatılmasıdır. Siz, bu ülkede din bağını zayıflatacaksınız, sonra da saadet bekleyeceksiniz... Hayır... İşte, faturası önünüze böyle gelir. Bizim güneydoğudaki kar­deşlerimizle en kıymetli bağımız inanç beraberliğimizdir. Siz bunu tahrip etmeye kalkarsanız, bunu zayıflatırsanız, arkadan elbette bu meseleler ortaya gelecektir. Bakınız, işte gazetelerin yazıları: "BBC her sabah 15 dakika Kur'an okutacak." Niçin?.. O bölge halkının sempatisini toplamak için.

İşte, bizzat Apo'nun kendi beyanatı... Ne diyor?.. "Bizim yaptığımız, iman, cihat, namus mücadelesidir."

REFAİDDİN ŞAHİN (Ordu) — Apo Müslüman mı Hoca?

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Şimdi, güneydoğu halkını kendi tarafına çek­mek için, kendisinin bir İslamî mücadele yaptığını ileri sürüyor ve Türkiye'deki yönetimin Müs­lümanlıkla alakası olmadığını silah olarak kullanmak istiyor ve biz de her günkü tatbikatımız­la bunlara koz veriyoruz. İşte, bir hastanedeki başörtülü 8 tane hemşireye tahkikat açılmış... Be mübarekler, siz Avrupa'ya bu kadar gidip geliyorsunuz, Avrupa'daki hastanelerde, kilise­nin kadınlarının, başörtüsüyle hemşirelik yaptığını hiç görmediniz mi? (RP sıralarından alkış­lar) Hiç başka işiniz yok mu?.. Bakın, isimleriyle yazılmış bu 8 hemşire...

Şimdi, bir yönetmelikle ilkokulları 8 seneye çıkardınız. Bu, imam-hatiplerin orta kısmına girmeyi yasaklamak için yapılmıştır. Kanunla yapamadıklarını yönetmelikle yapıyorlar. Bütün bunlara ilaveten, bir de ahlak tahribatı hızla ilerliyor.

Buyurun; işte, bakın, -bugünkü Hükümete ithaf ediyorum, sizin döneminizde oluyor bunlar- şimdi de telefonda seks.... Sizin icadınız... Ahlak tahribatı budur!

Bütün bunlardan başka; "İlla bu yeni kanalları açalım" dediniz. Bu kanalları açıyorsu­nuz da ne yapıyor?.. Bakın, ülke kan ağlıyor, güneydoğuda bu kadar huzursuzluk, grizu patla­mış, zelzele felaketlerinin içindeyiz; şu kanalların neşriyatına bakın... Sadece birbirleriyle ah­laksızlık yarışı yapıyorlar ve neşriyatlarında, bu kadar büyük millî felaketler karşısında en ufak bir değişiklik dahi yapmış değiller.

Ülkemizde şimdi bir de "Alo-Tel" icat edilmiş. Telefon edecekmişsiniz, telefonda size... Neymiş adı; "Love-line", yani aşk hattıymış.

KAMER GENÇ (Tunceli) — Hoca, onların propagandasını niye burada yapıyorsun?..

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — İşte, elalem millî planlar peşinde koşarken bi­zim halimiz bu.

Bundan başka, tabiî, Türkiye'de bugün öyle bir faizci düzen var ki, hakkı 100 olan insana 8 veriyor, 92'sini elinden alıp götürüyor... Böyle bir düzen altında, insanların, "Benim ne gü­zel devletim var" demesi zordur.

Bundan başka, yine bugün, demokratikleşme hususunda bir tek adım atılmış değildir. Dışa bağlı, güdümlü bir demokrasi güdülüyor ve bütün dış politikada da Müslüman ülkelerle ters düşülüyor...

İşte, bunlar ve bunlara ilaveten, yıllardan beri yapılmış olan ihmaller... Televizyonda "köy" diyor; köy gözükmüyor... Çünkü, köy toprağın altında. İşte, Güneydoğu Anadolumuzun hali bu. Tuvaleti yok, içme suyu yok.

Listesi önümdedir; biz, güneydoğuda 71 tane ağır sanayi fabrikasına başlamıştık.

AHMET SAYIN (Burdur) — Oranın tuvaletini de yaptırsaydın ya...

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Dün bir kere daha hesabını yaptım; organize sa­nayi bölgeleri ve küçük sanayi sitelerini hesaba kattığımız zaman, Ankara'nın doğusundaki bölgede 200 bin insana işyeri hazırlayacak, yan hizmetlerle beraber 400 bin insana işyeri hazır­layacak hamledir bizim ağır sanayi hamlemiz; sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da; ama, ne yazık ki, bu fabrikaların hepsi çalıştırılmıyor ve darmadağınıktır, işte, günün birinde, orada aç bıraktığımız insanların rahatsızlıkları önümüze bu faturalar halinde geliyor.

Şimdi, muhterem arkadaşlarım, bu konularda daha fazla teferruata girecek değilim; asıl, tedaviye geliyorum.

Bakınız, Hükümetin tedavi için söylediklerini daha geçen gün burada bir kere daha dinle­dik. Şimdi okuyacağım. Bunların hepsi birer "cek-cak" listesidir. Bu Hükümetin çok mühim bir hayat iksiri var; bir ilaç satarlarsa, adını "cek-cak" koyarlarsa çok isabet ederler; çünkü, programları budur. Hangi meselede bir hesap sorulsa, söyledikleri budur.

Geçen gün burada, olağanüstü halin uzatılmasıyla ilgili müzakerelerde kendi söyledikleri sözlerden aynen söylüyorum: Ne yapıp da bu Hükümet, bu işi düzeltecekmiş?

1.  Devletle halkın münasebetlerini yeniden ayarlayacağız." Ne yaptınız dört aydan beri?.. Hiç.

2. Devletin hatalı, haksız, yanlış muameleleri olabilir. Olmaması için tedbir alacağız. Yanlış muamele olmuşsa vatandaşların müracaatları her kademede titizlikle incelenecek, yan­lış muameleleri yapanlara gerekli muameleler yapılacaktır."

Ben buna şükrediyorum; çünkü, aylardan beri Lice ve Hani olaylarını hâlâ kabul ettirememiştik. Şimdi hiç değilse hata yapanlar olabilir diye kabul ediliyor. Ben bunu büyük bir gelişme sayıyorum ve de teşekkür ediyorum. (RP sıralarından alkışlar)

3. Demokraside, insan haklarının, tümüyle, kemaliyle uygulanması mutlaka sağlanacak. Bakın, cek-cak...

4. Olağanüstü Hal Yasası iyileştirilecek; aşamalı bir halde olağan hale geçilecek ve bu geçiş bir takvime bağlanacak.

5. Olağanüstülük sadece güvenlikte değil, adalette ve şefkatte de olacak.

6. Adalet ülkenin her köşesinde olacak.

7. Savunma hakkı herkese kemaliyle tanınacak ve yargısız hiçbir hüküm ortaya konmayacak ve icra edilmeyecek.

8. Yeşil kart, işsizlik sigortası, asgarî ücretten vergi alınmamasına buradan başlanacak.

9. Yarım tesisler tamamlanacak.

10. Petrol dahil olmak üzere, sınır ticaretine yeni kolaylıklar getirilecek. Dün bu sınır ti­caretini kendileri men ettiler...

11. Kapalı okullar açılacak. (700 tane kapalı okulumuz vardır. Doktor, ebe, hemşire ihtiyaçları karşılanacak.

12. Faili meçhul cinayetlerin failinin bulunmasına çalışılacak." Bulunacak demeye cesa­retleri yok, bulunmasına çalışılacak diyorlar.

İşte, getirdikleri plan budur. Tam 12 maddedir. 12 maddesini de okuduk.

Şimdi, bunların, hele bugüne kadarki tatbikata baktığımız zaman, bu metotlarla halledil­mesi maalesef mümkün değildir. Peki, söyle bakalım Hoca, sen halletsen nasıl halledeceksin? İşte, bakın şimdi bu görevi yerine getiriyorum. (DYP sıralarından "Meclise konuş" sesleri) Bakın, dinleyin; önce, bir defa, biz işbaşına geldiğimiz zaman dört büyük değişiklik yapacağız.

Dış politikayı değiştireceğiz, Amerikanın güdümünden çıkacağız; bir. (RP sıralarından al­kışlar)

Onlar bizi parçalamak istiyor, AT bizi parçalamak istiyor; siz de gidip "biz de onların içine gireceğiz" diyorsunuz. Temelde bu sakatlık varken, bu işi düzeltemezsiniz; hem onlara tabi olacaksınız hem de onların yapmak istediği planı önleyeceksiniz... Bu mümkün değil. Bi­rinci madde budur. Onun için, Türkiye'nin dış politikasında yeni bir dönemin başlatılması şarttır. Huzurlarınızda bunu ilan ediyorum.

Türkiye'nin iç politikasında da yeni bir dönemin başlatılması lazım. Türkiye genelinde, terörle mücadelede tedbir alınması lazım. Güneydoğu Anadolu için ayrıca özel tedbirlerin alın­ması lazım.

Şimdi, Türkiye'nin dış politikasında alınması icap eden tedbirleri demin açıkladım... Bu­nu Amerika yapıyor, bunu İsrail yapıyor, bunu Batılı emperyalistler yapıyor. Planları açık. Onlar, İsrail'e ilaveten, ayrıca, kendi kontrollerinde bir Kürt devleti kurmak istiyor ve ayrıca bir ikinci İsrail'i de Ermenistan'da kurmak istiyor. Bizi parçalamaya yönelik bu planları yüz senelik plandır. Osmanlıyı böyle parçaladılar, bugün de aynı şeyi yapmak istiyorlar. Çünkü -demin açıkladım- Türkiye'nin önemi büyüktür, Türkiye güçlenip kuvvetli olduğu zaman onların planlan yürümeyecektir.

Bu sebepten dolayıdır ki, ilk yapılacak iş, şahsiyetli bir dış politikaya dönmektir. Bakınız, bu politikaya dönerken atılması icap eden önemli adımlar şunlardır:

Kuzey Irak'taki otorite boşluğunu onlar meydana getirdi. Halbuki bizzat, kendilerinin, Talabani'nin vesairenin ifadeleri var, biz ayrı bir devlet kurmak istemiyoruz, burada Irak oto­ritesi olsun, ama burada insan hakları da olsun istiyoruz diyorlar. Güzel... İran da istemiyor ayrı bir devlet, Suriye de istemiyor, biz de istemiyoruz. Öyleyse, bu boşluk niye? Bunu Ameri­ka istiyor. Çekiç Güç ile bunu korumak istiyor. Öyleyse, bu maksatlı hareketi, emperyalizmin ve Siyonizmin bu planını bozmamız lazım. Bunun için ilk atılacak adımı açıklıyorum:

Neden biz Irak halkına zulmediyoruz?.. Bakınız, şurada İhracatçılar Birliğinin bir tebliği var; efendim, Birleşmiş Milletler Ürdün ile Irak arasına kuvvet yerleştirdi, buradan bir tane kamyon geçirtmiyor; daha önce izni verilenleri de geçirtmiyor... Bu nasıl muamele Allahaşkına?.. Buna, gözümüzün önündeki bu zulme nasıl dayanırız?.. Çocuklar ölmüş... Sözde Sad­dam Hüseyin bahane ediliyor, 26 milyon Iraklıya zulmediliyor... Bu Irak'ta yaşayan Araplar var, Kürtler var, Türkler var; bunların hepsi insan, hepsi Müslüman ve hepsi kardeşimiz. Biz, Amerika müsaade etmiyor diye veya Amerika bir kombinezon kurmuş Birleşmiş Milletlerde diye, buna niçin boyun eğiyoruz?.. Amerika, Libya'ya zulüm yapmaya kalkıştığında Arap Bir­liği toplandı, "böyle bir boykot koyarsanız biz buna uymayacağız" dedi. Biz de, onu, hem desteklemeliyiz, hem de aynı celadeti kardeşimiz Irak'a karşı yapılan bu zulüm karşısında da göstermeliyiz, biz bunu kaldırıyoruz demeliyiz; ama, bu, cesaret istiyor, bu, düveli muazzama korkusundan kurtulmak istiyor. Mesele budur! (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)

Onun için, Türkiye'nin bu meselesini çözmek için, önce dış politikada şahsiyet kazanmak mecburiyetimiz vardır. Bu itibarladır ki, ilk yapacağımız iş, bölgede, Müslüman ülkeler arasın­daki -onların çıkardığı- geçimsizliği bırakalım.

Biz dış politikada ne yapacağız; söylüyorum: İran, Türkiye, Irak ve Suriye, dördümüz dost olacağız, bir araya geleceğiz, Kuzey Irak'ta yaşayan Kürt kardeşlerimizin de her türlü ar­zularını dikkate alarak meseleyi biz çözeceğiz. Kuzey Irak meselesini biz çözeceğiz, Amerika değil. (RP sıralarından alkışlar) Bu bölgede Amerika'nın ne işi var, Çekiç Güç'ün ne işi var bu bölgede, biz neciyiz?.. Bunu yapmak için, bizim, Suriye, İran ve Irak'la münasebetlerimizi düzeltmemiz lazım.

CIA bir rapor veriyor, İran'ın gemisini mesele yapıyor; onların eline oyuncak oluyorsu­nuz... Azıcık kendinize sahip olun, şahsiyetli olun ve dış politikada Müslüman ülkelerle işbirli­ği yapın. Bu, Müslüman ülkelerin meselesi, burada Amerika ne arıyor, niçin bu inisiyatif Ame­rika'ya veriliyor?..

AHMET ŞEREF ERDEM (Burdur) — Sadece Bakanlar Kurulu sıralarına bakma, boy­nun tutuldu.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Muhterem arkadaşlarım, nasıl çözeceksiniz di­ye ortaya çözüm koyuyorum. Biz, İran, Irak ve Suriye'yi, Türkiye ile bir araya getireceğiz, Ku­zey Irak'taki kardeşlerimizin de arzularına uygun şekilde, Müslüman ülkeler arasında bu me­seleyi çözeceğiz, Amerika'yı sokmayacağız. Çünkü onlar, bizim istediğimizin aksini istiyor. Amerika, İsrail ve emperyalistlerle bu iş çözülmez. Bu düveli muazzama zihniyetinden kendi­nizi kurtarın.

İkincisi, Türkiye'nin iç politikasında yeni bir dönem başlatmamız lazım. Bu iç politikada başlatacağımız dönemin temel esasları şudur: Türkiye, vatanıyla ve milletiyle bölünmez bir bütündür. 60 milyonluk milletimizin değişik soy ve ırklardan gelmiş olması, aramızdaki mu­habbeti ve bağı kuvvetlendirir. İnancımızda da böyledir. Irkçılık diye bir ideoloji olamaz. İde­oloji, saadet nizamını elbirliğiyle kurmak ve yürütmektir. Sömürüldükten sonra Kürt olsan ne olur, Türk olsan ne olur... (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Saadet nizamıyla, adil düzenle mesutsan, herkese hakkı veriliyorsa, yine, Kürt olsan ne olur, Türk olsan ne olur...

İç politikamızın bir diğer temel esası da şudur: Teröristler başkadır, Güneydoğu Anadolumuzun evlatları başkadır. Dış güçlerin, kendi planlarına alet etmek istedikleri bir avuç teröristle, Güneydoğu Anadolumuzun mazlum, masum, inançlı, vatan ve millet için her zaman severek canını vermiş ve vermeye hazır kıymetli evlatlarını birbirinden tamamen ayrı tutmak, iç politikamızın temel esasıdır.

Üçüncü bir temel esas ise inanç bağıdır.' 'Irak esasına göre bir milleti tarif etmek yüz sene geride kalmıştır" dedi Sayın Demirel; doğru söyledi; ama, bunun yerine yapmış olduğu tarifi de garipsedik. "Millet, ortak değerler ve vatan gibi, geleceğe beraber sahip çıkmak gibi birta­kım ortak varlıklara sahip olmaktır" dedi. Yaptıkları tarif budur. Bu tarif, kusura bakmayın, renksiz ve masonik bir tariftir. (RP sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar) Bu tarife göre, NATO da bir millet sayılmak lazım gelir. Millet, böyle tarif edilmez.

Muhterem arkadaşlarım, ülkemizin her bölgesinde olduğu gibi, güneydoğu bölgesinde de, insan haklarının kâmil manada temini, iç politikamızın temel esası olacaktır; devlet-millet kay­naşmasını temin etmek, iç politikamızın temel esası olacaktır; bugün, hakkı 100 olan insana 8 verip 92'sini elinden alan bu faizci nizamı terk edip, bütün milletimizin evlatlarına hakkını veren adil düzeni kurmak, iç politikamızın temel esası olacaktır. Bu sebepten dolayıdır ki, ikinci olarak iç politikada yapacağımız şeyleri birkaç cümleyle özetlemiş oldum.

Şimdi, Türkiye çapında terörle mücadele için ne yapmamız gerekiyor; bunlara değinece­ğim. Bakınız, son Şırnak olayında ne gördük: Hazır eğitilmiş yeteri kadar kuvvet yok. Olay yerine geç geliniyor. İnisiyatif teröristlerdedir. Aynı olayı diğer yerlerde de yapabilirler... Bu­nun için hazırlıklı olmak gerekir ve ayrıca, özel eğitilmiş timlere ihtiyacımız vardır. Modern silah ve teçhizata, halkı teröristlerden ayıracak her türlü tedbire, ihtiyacımız var. Yani, bir yer­de bu teröristler halkı kendilerine kalkan yapıyor. O zaman, icap ederse, bu halkı başka yere muvakkaten yerleştirmeliyiz, kalan teröristleri temizlemeliyiz; sonra da halkı kendi yerine koy­malıyız. Ama, bunun için hazırlıklı olduğumuzu söyleyebilir miyiz?.

Bundan başka, istihbaratın kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Bakın, açıkça ifade ediyorum; bugün bizim istihbaratımız CIA ve MOSSAD'ın etkisindedir. İstihbaratımız bunların etkisin­den çıkarılmadan bu meseleleri çözemeyiz.

Bundan başka, işte, gazetelerde okuyoruz, Sayın Demirel’in Basın Müşaviri İlnur Çevik Beyefendi birtakım olaylardan bahsediyor. Ben teferruata girmek istemiyorum. Sayın Cum­hurbaşkanı ile Demirel arasında bu yüzden birtakım laflar gidip geliyor. Bakın, ben teferruata girmeden diyorum ki, eğer böyle olaylar varsa, yeniden bir düzenleme yapmak mecburiyetindeyiz.

BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL (Isparta) — Yok, öyle bir şey, yok!

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Terörle mücadele için Türkiye çapında alınması gerekli tedbirler bunlardır.

Şimdi geliyorum Güneydoğu Anadolu'da hassaten ne yapılacağına. Bakın, Güneydoğu Anadolu halkı ile biz aynı tarihin evlatlarıyız; inanç bağımız bizi her şeyin üstünde birbirimize bağlıyor. Onun için, geliniz, güneydoğuda, hakikaten, Kur'an kursu hocaları yetiştirecek özel tahsil müesseselerimiz var, bunları geliştirelim, kendilerine diploma verelim. Bunlar, kardeşli­ği, birliği, beraberliği halkımıza duyurmakta bize yardımcı olsunlar. Uçaktan kâğıt atmakla bu işler olmaz. (RP sıralarından alkışlar) Buraya gidecek olan kamu görevlilerinin özel eğitim görmesi lazım. Bölge halkına ilgi ve şefkat göstermeliyiz... Bakın, işte, Van milletvekilimiz bu­rada, Van'ın Gevaş Kazasında çığa uğrayan köyleri dolaştı; üç gün önce. Bu köylerin, maalesef hâlâ köydeki kardeşlerimizin yolu açılmış değil, hâlâ bu kardeşlerimizin battaniyeye ihtiyacı var. Kaymakamla konuştu, "40 milyon liram var, hangisine yardım edeyim?" diyormuş. Bu ilgi yetmez. Böyle bir hususta, mutlaka, ciddî bir şekilde hizmet gerekir. Bunları, lafla burada söylemek marifet değil, oraya battaniye götürmek marifet...

Diğer taraftan, bu koruculuk bir fayda getirmiyor. Yeni düzenlemede bunların düzeltil­mesi lazım. Onlara verilen parayla yatırım yapılsa çok daha iyi olur.

Kuzey Irak'taki Müslüman kardeşlerimize ilgi ve yardım göstermeliyiz ve Irak'a olan am­bargoyu kaldırmalıyız.

Şimdi, muhterem arkadaşlarım, hepimiz bu milletin evlatlarıyız. Bu olaylar üzerine tarihî bir gündeyiz. O sebepten dolayı, aziz milletin bu kürsüsünden, bu olayların son bulması için güneydoğuda oturan kardeşlerime seslenmeyi bir kardeşlik vazifesi sayıyorum.

Güneydoğuda oturan kardeşlerim, size sesleniyorum: Türkiye'de oturan 60 milyon mem­leket evladı olarak, hepimiz aynı inancın, aynı tarihin mensuplarıyız. Her şeyden önce, inancı­mız!, bizi kardeş kılmıştır; bölünmemeyi, tek bir vücut olmayı emretmektedir. Bu kardeşlik his­leriyle hepinizi muhabbet ve saygıyla selamladıktan sonra, bir-kere daha hassaten mübarek Ra­mazanlarınızı tebrik ediyorum.

Aziz kardeşlerim, yurdumuzun birçok bölgelerinde ve bilhassa Güneydoğu Anadolumuzda gittikçe artarak şiddetlenen terör olayları, birçok masum memleket evladımızın hayatını kay­betmelerine sebep olduğu gibi, ülkemizi ve bu arada bilhassa Güneydoğu Anadolumuzu son derece huzursuz etmektedir. Bu olayları planlı bir şekilde tanzim eden ve destekleyenlerin, emper­yalizm ve Siyonizm gibi dış güçler olduğunu, hepimiz, kesin delillerle apaçık biliyoruz. Milleti­mizin bir kısmını çeşitli iddia ve vaatlerle aldatmaya çalışan bu terörist örgütler, ne kadar, ma­sumane istekler, hak, hürriyet, namus ve iman için mücadele ettiklerini ortaya koymaya çalışı­yorlarsa da, neticede, dış güçlere bir bütün olan milletimizi parçalamak, Müslümanları birbi­rine kırdırmak ve kendi planlarını uygulamak için alet edildikleri gerçeğini ortadan kaldıramazlar.

Unutmayalım ki, Birinci Cihan Harbinden sonra vatanımızın her tarafı düşmanlar tara­fından işgal edildi. Tarihimizin en zayıf anında bile, o zaman güneydoğuda oturan kardeşleri­miz ve onların ileri gelenleri, dış güçlerin her türlü menfaat tekliflerine rağmen, hiçbir zaman aldanmadılar; ayrılmayı ve parçalanmayı değil, imanlarının gereği olan birliği ve beraberliği tercih ettiler.

Ülkemizde halihazır yürüyen düzenin, birçok yönden insan haklarına ve hukuka aykırı olduğunu, ekonomik yönden insanlarımızı sömürüp, işsiz ve aç bıraktığını biz de biliyoruz; ama, bunları düzeltmenin yolu, terör, masum insanları öldürmek, milletimizi ve ülkemizi par­çalamak ve birbirine düşman etmek değildir. Bu yoldan hiçbir netice almak mümkün olmadığı gibi, hiçbir meseleyi çözmek de mümkün değildir. Bu yol, kan, gözyaşı ve ıstırap yoludur; kim­seye hayır getirmez.

Batılılar, emperyalistlerin kendileri, ülkeleri arasındaki sınırları kaldırıp, tek bir topluluk ve tek bir ülke haline gelmek için adımlar atarken; bizi, sömürmek ve ezmek için, bölmek isti­yorlar. Onların bu emellerine alet olmayalım. Adana'ya, Mersin'e, İzmir'e, İstanbul'a pasa­port ve vizeyle gidilmesi gerekirse, bundan, kimin eline ne geçer? (RP sıralarından alkışlar)

Ateist ve komünist rejimlerin zulmü altında, aç, işsiz, Bangladeş'ten daha geri bir toplu­luğa dönüşmek, kime, ne saadet getirir?

Milletimiz, şerefli tarihi boyunca, hep, bir ve beraber oldu. İstiklal Savaşımızı, elbirliğiy­le, tek bir kalp, tek bir inanç, tek bir vücut olarak yaptık. Biz, inanan insanlar, yeryüzünde hak ve adaleti hâkim kılmak için bütün Müslümanların -sadece Türkiyemizdeki değil, yeryü­zündeki bütün Müslümanların- birlik ve beraberliği için çalışırken ve bu beraberliği temin et­mek için Türkiye'nin büyük ve güçlü olması, her şeyden daha fazla önem taşırken, dış güçlerin oyunlarına aldanıp, onların planlarına hizmet ederek, Türkiyemizi parçalamaya ve bölmeye çalışırsak, bununla, sadece kendimize ve bu ülkedeki 60 milyon kardeşimize değil, yeryüzün­deki bütün Müslümanlara ve insanlığa en büyük kötülüğü yapmış oluruz.

Geliniz, Türkiye'deki hataları, kusurları, düzenin yanlışlarını, hatta düzenin sebep oldu­ğu zulümleri ve haksızlıkları, medenî insanlar olarak, kan dökmeden, barış yoluyla elbirliğiyle düzeltelim, adil düzeni elbirliğiyle kuralım. (RP sıralarından alkışlar) Gidilecek yol budur. Unut­mayınız ki, Refah Gelecek, zulüm bitecek.

Hepinizi muhabbetle kucaklıyorum, hepinize saadetler ve selametler diliyorum.

Şimdi neticeye geliyorum: Bakınız, bütün bu açıklamalarımdan sonra, ülkemizdeki bü­tün bu meseleleri nasıl çözeceğiz:

Tarihten ders alalım... Aynen İstiklal Harbinde olduğu gibi, inançlı kadrolarla, milletimiz ve ordumuzun tam bir bütünlüğü içerisinde bu millî hedefleri elbirliğiyle korumamız lazım.

İkincisi: Türkiye Büyük Millet Meclisindeki bütün partilerin meseleleri ele alması ve en azından her ay yalnız bu konuda bir liderler toplantısı yapılmasını teklif ediyorum. Hükümet, bütün bu olaylar oluyor diğer partilere malumat vermiyor sonra da "bu, devletin işidir" diyor. Diğer partiler, bilgi almadan, nasıl tavsiyede bulunacak? Yanlış yoldasınız; bu olaylar için bilgi vermeniz gerekir; en azından, Mecliste grubu olan partilere bilgi vermeniz gerekir.

Bundan başka, Türkiye'de eğer gerekiyorsa, bir millî koalisyon kurulmasını tavsiye ediyo­rum. (DYP sıralarından "Yaa" sesleri, gürültüler) Bölgedeki tatbikatın, İstiklal Harbinde ol­duğu gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin partilerarası komisyonlarıyla takibinde yarar gö­rüyoruz. Burada alınan kararlar, orada elbirliğiyle tatbik edilmeli; çünkü, konu, millî bir konudur.

Bu arada, şunu belirtmek istiyorum ki, bu saydığımız temel esaslara uygun olarak getiri­lecek her türlü tedbirin, biz Refah Partisi Grubu olarak, tam destekçisiyiz; ama, laf değil, iş istiyoruz. Bu ikazı yapmak için, biz, geçen sefer, buradaki fevkalade halin uzatılmasına kırmı­zı oy verdik; çünkü, bu kadar yıldan beri hâlâ çareyi düşenmemişsiniz, dört aydan beri bir şey yapmamışsınız, ortada bir teklif yok; bu davranışınıza destek olmamız mümkün değildir. Müspet teklif getirdiğiniz her zaman, herkes gibi, biz de tam destek veririz. Bunu açıklamayı, bir vatan vazifesi sayıyorum. (RP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN — Sayın Erbakan, beş dakikanız kaldı.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Muhterem Başkan, muhterem milletvekilleri, aziz milletimizin kıymetli evlatları; görüldüğü gibi, ülkemizin meseleleri çok. Bu meselelerde, maalesef, ayrılmış ve ölçülü zamanlar kâfi gelmiyor; onun için, çok özet olarak dış politika üzerinde birkaç kelimeyle duracağım. Dış politika konusuna girerken, önce, Dışişleri Bakanlı­ğımız mensuplarına huzurlarınızda teşekkür ediyorum; çünkü, son Amerika seyahatimizde, gerek randevularımızın alınması gerekse Müslüman Ülkeler Parlamenterler Heyeti olarak yap­tığımız çalışmalara her yönüyle yardımcı olmaları bakımından, Türkiye'nin Birleşmiş Millet­ler Daimî Temsilciliği mensuplarına, Türkiye'nin Amerikan Elçiliği mensuplarına huzurları­nızda teşekkür etmeyi bir vazife sayıyorum. Biz, bu temasları, Müslüman ülkelerle emperya­lizm arasında bir gerginlik olmasın, barış olsun diye yaptık, Müslüman ülkelere yapılan çifte standart ortadan kalksın diye yaptık, Azerbaycan'daki kanlı hareket dursun diye yaptık. Bir­leşmiş Milletler Genel Sekreterine bu çifte standartları anlattık. "Ne istiyorsunuz" dediği za­man, "kendiniz bir temsilci gönderin, bu Ermeni katliamını görün; biz Kıbrıs harbindeyken, nasıl iki saatte toplayıp da ateşkes kararı aldıysanız, aynı şekilde ateşkes kararı alın" dedik. Ö da, "yarın temsilcimi göndereceğim" dedi. Ancak, ne var ki, temsilci oraya gitti, Ermeniler­le hatıra fotoğrafı çektiriyor. Şunu demek istiyorum: Bu çalışmalar, takip istiyor. Biz, sadece, bütün Müslüman ülkelerin görüntüsü altında, bunu harekete geçirmeyi başardık, inancım bu­dur; ancak, arkasının takip edilmesi lazımdır.

Şu kanaatimi söyleyeyim: Amerika’nın birçok senatörüyle görüştük, ilk başta ön fikirler­le önümüze çıktılar; meseleleri gerekçeleriyle anlattığımız zaman, bir de bakıyoruz ki, bizimle beraber oluyorlar. Demek ki, Amerika yönetimi içindeki bir lobi, bu saf insanları istediği tara­fa iteliyormuş; bunu yerinde tespit ettik. Aynı şekilde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, önü­müze birtakım önyargılarla çıktı. Kendisine gerçekleri anlattığımız zaman, "bütün bu taleple­rinizde size yardımcı olacağım" dedi. Biz, Müslüman ülkelerin bütün meselelerinin üzerinde durduk; Filistin, Keşmir, Cezayir, Azerbaycan, Kıbrıs. Bu meyanda da, son günlerin Libya olayı üzerinde durduk.

Biraz önce de bir münasebetle söyledim, Arap ülkeleri, Libya'ya haksız yaptırımın karşı­sına çıktılar. Biz de Türkiye olarak Senegal'de aynı tezi destekledik; ama, bugünkü duruşu­muz yeterli değildir. Biz de, tıpkı diğer Arap Müslüman ülkeler gibi, bir kardeş Libya'nın ya­nında kuvvetle yer almalıyız. Bu Libya ki, biz Kıbrıs Barış Harekatını yaparken, bize en büyük yardımı yapmıştır. Amerika'nın iddiası şu : "CIA bana rapor verdi, bu 2 uçağın düşmesiyle 2 Libyalının ilgisi var. Ne yapalım; öyleyse, ben, gelip, Libya'yı bombalayacağım." Libya ne diyor : "Eğer böyle bir iddianız varsa, bunun uluslararası bir mahkemede yargılanması lazım gelir." Unutulmasın ki, 1971 Montreal Antlaşması var. Bu antlaşmanın altında Amerika'nın, Libya'nın, Türkiye'nin, İsrail'in imzaları var. Bu antlaşmanın 16 ncı maddesinde, iki ülke ara­sında kriminal olaylarda bir anlaşmazlık olduğu zaman üç çare vardır diyor; ya ülke bunların mahkemesi için uyuşur ya bir beynelmilel hakeme gidilir veyahut da bir beynelmilel mahkeme­ye gidilir. Libya, Lahey'e gitmiş. Şimdi, Amerikan yetkilileri bizimle konuşurken, "efendim, Lahey, kriminal olaylara bakmaz" dedi. Öyle ise, kriminal olaylara bakmak için bir mahkeme kurulması lazım; uluslararası hukukta bir boşluk var. Bunu yapmanız lazım. Bir mahkemenin olmaması, bir ülkeye, bir hak vermez ki. Siz, kendi CIA ajanınızın bir teklifi üzerine, bir ülke­ye abluka koymaya kalkıyorsunuz; hem jandarma hem hâkim hem savcınız. Bu, dünya huku­ku bakımından çok tehlikeli bir durum. Biz, hukuk istiyoruz. Eğer kriminal olaya Lahey'in bakma hakkı yoksa -Lahey 26 Ocakta karar verecek, bekleyin bu kararı- kriminal olaylara ba­kacak uluslararası bir mahkeme kurulması lazım gelir. Bir mahkemenin olmaması, bir boşlu­ğun olması, herhangi bir ülkeye bu hakkı vermez. Ancak, Amerikan Adalet Eski Bakanı Ramsey Clark bize şu olayı söyledi; Bir Amerikalı Yahudi 11 tane suikast yapıyor, suikastlerden bir tanesinde,' şu kuruluş Yahudi aleyhtarıydı diyorlar, o da gidip bomba patlatıyor ve 17 kişinin ölümüne sebep oluyor. Sözü uzatmıyorum, daha sonra bu Yahudi yakalanıyor, muha­keme oluyor Amerika Adalet eski Bakanı Ramsey Clark'ın anlattığını aktarıyorum- Amerikan mahkemelerinde 170 sene hüküm giyiyor. Yahudi olduğu için, İsrail, bunu kurtarıp kaçırıyor, sonradan İsrail tebaasına sokuyor. Şimdi, Amerika üç seneden beri bu Yahudiyi İsrail'den geri istiyor; ama, İsrail, "vermem" diyor. Şimdi, aynı Amerika'nın İsrail'e uyguladığı standarda bakın; Amerikan vatandaşı olan, mahkeme kararıyla suçu sabit olan bu şahsı, "geri vermem" diyen İsrail'e Amerika ne yapıyor; yeni iskân bölgelerine Yahudileri yerleştirsin diye 30 milyar dolar yardım yapıyor... İşte, Amerika'nın tavrı bu. Öbür taraftan, bir yargı yapılmamış, sadece bir iddiaya dayanarak hemen yaptırım uygulamasına gidiyor.

Bu 731 sayılı Karar, çok tehlikeli bir karardır; Çünkü, uluslararası bir muhakeme olma­dan verilmiş bir karardır. Onun için, demin Sayın Demirel'in, "Güneydoğu Anadolu'da yargı olmadan bir hüküm tatbik ettirmeyeceğiz" hükmünün altını çizerek okudum. Yargı kararı ol­madan yaptırım uygulanamaz. Bu, bir insanlık hakkıdır. Bütün insanlık adına bunu bizim sa­vunmamız lazımdır ve terörden en çok müşteki olan bir ülke olduğumuz için de, eğer kriminal olaylara bakacak uluslararası bir mahkeme yoksa, bu mahkemenin kurulmasını Birleşmiş Mil­letlere bizim teklif olarak götürmemiz lazımdır.

BAŞKAN — Sayın Erbakan, zamanınız doldu.

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Muhterem arkadaşlarım, görüldüğü gibi, vaktimiz tamam olmuştur. Şimdi, bütün bu an­lattıklarımızın arkasından samimî, kardeşane bir toplama yapmak istiyorum; bakınız, yıllarca evvel -yine 1980 senesinden bahsediyorum- Sayın Demirel yine Başbakandı, aynı şekilde eko­nomik durum ve terör iyi gitmiyor. Affına sığınarak söylüyorum, kendisine o zaman kardeşa­ne bir teklifte bulunmuştum, demiştim ki: "Bak, Sayın Başbakan, görülüyor ki, siz, memle­ket meseleleri için bir hazırlık yapmadan işbaşına gelmişsiniz. Ondan dolayı size bir tavsiyem var; çekilin, hazırlığınızı yapın. Sonra, ekibiniz yok, bu ekibinizi hazırlayın, ondan sonra ge­lirseniz başarılı olabilirsiniz."

AHMET SAYIN (Burdur) — Sizi almadığı için mi Hoca?..

NECMETTİN ERBAKAN (Devamla) — Şimdi aradan 12 sene geçti, 4 aylık bir tatbikat­tan sonra, kardeşane bir şekilde bu teklifimi bir kere daha yineliyorum. Türkiye'nin saadeti, Sayın Demirel'in başarısı bakımından çekilmesi, ülke meselelerine çözüm bulması, ekibini ha­zırlaması, ondan sonra gelmesinin daha faydalı olacağını söylüyorum. (RP ve ANAP sırala­rından alkışlar, DYP sıralarından "siz mi geleceksiniz?" sesleri)

Aziz milletimizin bütün bu güçlükleri yeneceğine inanıyorum. Aziz milletimizin ve bu Yüce Meclisin, bu güçlükleri yenecek her türlü tedbiri alacağına da inanıyorum.

Bu inançla, bütün Meclisimizin kıymetli üyelerini, aziz milletimizin bütün evlatlarını say­gıyla muhabbetle selamlıyor, hepinize hürmetlerimi sunuyorum.[1] (RP sıralarından ayakta al­kışlar; ANAP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN — Teşekkür ederim Sayın Erbakan.

Değerli arkadaşlar, saat 14.15’te toplanmak üzere 61 inci Birleşimin Birinci Oturumunu kapatıyorum.

 

Kapanma Saati:13.13

 

[1] T.B.M.M. Tutanak Dergisi, 19. Dönem, 61 inci Birleşim, 25.03.1992.

Yorum Yaz

Doğrulama Kodu
Yorumlar
Haber Scripti: Medya İnternet